Oğlum nişanlısını akşam yemeği için eve getirdi

fdggfhghgh

Oğlum nişanlısını akşam yemeği için eve getirdiği gece, geçmişim kapımı çaldı.

Yıllardır bu kadar gerildiğimi hatırlamıyorum. Furkan haftalardır Sedef’ten bahsediyordu. “Anne, onu çok seveceksin,” diyordu. Sesindeki kararlılığı hissediyordum. Bu, gelip geçici bir heves değildi. Bu defa ciddiydi. Ben de o ciddiyete yakışır bir akşam hazırlamak istemiştim.

Öğleden sonra mutfağa kapanmıştım. Fırında nar gibi kızaran tavuk, tereyağlı pilav, zeytinyağlı yaprak sarma… Ve annemin tarif defterinden yaptığım limonlu tart. Ev mis gibi kokuyordu. Sofrayı en güzel örtümle kurdum. Gümüş çatal bıçakları çıkardım. İçimde tuhaf bir heyecan vardı; hem oğlumu kaybediyormuşum gibi bir hüzün, hem de onun mutluluğunu görecek olmanın huzuru.

Kapı çaldığında kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.

Furkan içeri girdi, yüzü ışıl ışıldı. Ardından Sedef adım attı. Zarif, sade giyimli, gözleri dikkatli bakan bir genç kadındı. Önce oğluma sarıldım, sonra ona. Eli sıcaktı.

“Hoş geldin kızım,” dedim.

Gülümsedi. “Davetiniz için çok teşekkür ederim.”

Paltosunu çıkarırken başımı hafifçe yana çevirmiştim. İşte o an gördüm.

İnce bir altın zincir. Köprücük kemiğinin hemen altında duran oval bir kolye. Ortasında koyu yeşil bir taş, etrafında ince oyma yaprak motifleri… Ve yan tarafında minicik, neredeyse fark edilmeyen bir menteşe.

Nefesim kesildi.

Dünya bir anlığına sessizleşti. Kulaklarım uğuldadı. O kolyeyi tanıyordum. Her çizgisini, her kıvrımını. Çünkü yirmi yedi yıl önce onu kendi ellerimle annemin tabutuna koymuştum.

O kolye nesillerdir ailemizdeydi. Annem ölmeden önce elimi tutmuş, “Beni onunla birlikte göm,” demişti. “Artık kimseye geçmesin. Benimle son bulsun.” Söz vermiştim. Tabut kapanırken kolye annemin boynundaydı. Mezara indirildiğini gözlerimle görmüştüm.

İkinci bir kolye yoktu.

Olamazdı.

Sanırım yüzüm bembeyaz olmuştu. Sedef kolyeye dokunarak gülümsedi. “Eski bir parça,” dedi.

Sesimi zor toparladım. “Çok güzelmiş… Nereden aldın?”

Bir an duraksadı. Gözleri yüzümde gezindi. Sanki neyi sorduğumu tam anlamış gibiydi.

“Anneannemden kaldı,” dedi sakin bir sesle. “En azından bana öyle söylendi.”

Kalbim bir kez daha çarptı. “Anneannen mi?”

Başını salladı. “Evet. Ama hikâyesini tam bilmiyorum. Sadece ailemde uzun süredir olduğunu söylediler.”

Oturduk. Yemek boyunca konuşmalar sürdü ama ben neredeyse hiçbirini duymadım. Gözüm sürekli o kolyedeydi. İçimde iki ihtimal çarpışıyordu: Ya biri mezarı açmıştı… ya da annemin bana anlatmadığı bir şey vardı.

Tatlıdan sonra dayanamadım.

“Sedef,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle, “o kolyeyi biraz yakından görebilir miyim?”

Furkan şaşkınlıkla bana baktı ama bir şey demedi. Sedef zinciri çıkardı ve avucuma bıraktı.

Parmaklarım titriyordu. Menteşeyi buldum. Tırnağımı hafifçe bastırdım.

Klik.

Açıldı.

İçinde iki küçük yuva vardı. Birinde solmuş, minik bir fotoğraf. Genç bir kadın… Annem.

Diğer yuvada ise küçücük bir bebek resmi.

Nefesim kesildi.

Annem gençliğinde bir süre başka bir şehirde yaşamıştı. O döneme dair pek konuşmazdı. Babamla evlenmeden önce yaşadığı birkaç yılı hep geçiştirirdi. “Gençlik işte,” derdi devamı icin sonrki syfaya gecinz…