Menopoza gireli neredeyse on yıl oldu

“Bilmiyorum,” diyebildim titreyen dudaklarımla. Sesim bana ait değilmiş gibi yabancıydı. “Hatırlamıyorum… Bir hataydı. Sadece bir anlık… yalnızlık.”
“Yalnızlık mı?” Aslı’nın sesi hastane odasında yankılandı. Öfkesi, şaşkınlığını bastırmaya başlamıştı. “Babamın hatırasına bunu nasıl yaparsın? Bana bunu nasıl yaparsın? O adam kimse bulacağım onu!”
Karnımı toparlayıp yataktan kalkarken bacaklarımın tutmadığını hissettim. Doktor sessizce reçete yazıyor, durumun aile içi travmasını görmezden gelmeye çalışarak mesleki bir soğukkanlılıkla duruyordu. Bize ultrason görüntüsünün çıktısını uzattı. Siyah beyaz küçük kağıtta, bütün hayatımızı havaya uçuracak o bombanın ilk silüeti duruyordu.
Hastaneden nasıl çıktık, arabaya nasıl bindik hatırlamıyorum. Dışarıda kasvetli, yağmurlu bir bahar sabahı vardı ama benim içimdeki cehennem alev alev yanıyordu. Aslı direksiyona geçtiğinde ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Motoru çalıştırdı ama gaza basmadı. Önce çantasından telefonunu çıkardı.
“Kaan’ı arayacağım,” dedi burnunu çekerek. “Hemen buraya gelsin. Tek başıma bu yükü taşıyamayacağım. Annem hamile demek… Delireceğim sanki.”
“Hayır!” diye bağırdım birden, ona doğru atılarak. Sesim o kadar panik doluydu ki Aslı irkilerek telefonu kucağına düşürdü. “Arama onu… Lütfen. Sadece eve gidelim. Biraz düşünmem lazım. Yalvarırım.”
Bana anlam veremeyen, acıyan ve aynı zamanda tiksinen bir bakış attı. “Seni tanıyamıyorum anne,” dedi fısıltıyla. Telefonu yerine koydu ve arabayı yola çıkardı.
Eve giden o kırk dakikalık yolculuk, hayatımın en uzun işkencesiydi. Camdan dışarı bakarken, karnımın içindeki o minik nabzı hisseder gibiydim. Doğuramazdım. Tıbben riskliydi, evet ama asıl risk doğduğunda yüzünün, gözlerinin kime benzeyeceğiydi. Ancak bu yaşta, bu haftaya ulaşmış bir gebeliği sonlandırmanın da beni masada bırakma ihtimali çok yüksekti. Kendi ölüm fermanımı kendi ellerimle yazmıştım.
Evin önüne geldiğimizde, o tanıdık siyah arabanın kapıda park halinde olduğunu gördüm. Kaan’ın arabasıydı. Kendi anahtarıyla çoktan içeri girmiş olmalıydı.
Aslı arabayı park edip hızla indi, ben ise kapıyı açarken ellerimin uyuştuğunu hissediyordum. Daire kapısından içeri adım attığımızda, Kaan salondaki koltukta oturuyordu. Bizi gördüğünde ayağa kalktı. Yüzünde sıradan, meraklı bir ifade vardı.
“Ne oldu hayatım?” dedi Aslı’ya doğru yürüyerek. “Tahlil sonuçları çıktı mı? Miden için ne dediler?”
Aslı ceketini çıkarırken hıçkırarak ağlamaya başladı. Gidip kocasına, benim damadıma, karnımdaki bebeğin babasına sıkıca sarıldı.
“Kaan…” dedi Aslı ağlayarak, yüzünü onun omzuna gömerken. “Annem… annem hamileymiş.”
Kaan’ın Aslı’nın sırtını sıvazlayan elleri havada asılı kaldı. Bedeni anında kaskatı kesildi. Yavaşça başını kaldırdı ve Aslı’nın omzunun üzerinden doğrudan bana baktı.
Salondaki duvar saatinin tiktakları dışında hiçbir ses yoktu. Kaan’ın gözlerindeki o sıradan ifade yavaşça silindi, yerine saf, sarsıcı bir dehşet oturdu. Gözleri karnıma, sonra tekrar yüzüme kaydı. Dudakları hafifçe aralandı ama hiçbir şey söyleyemedi.
O an ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. O kar fırtınasının olduğu geceyi. Ve ikimiz de, o karların eriyip altındaki çamurun, bütün hayatımızı yutmak üzere ayaklarımıza kadar geldiğini çok iyi biliyorduk. Pimi çekilmiş bombayı artık kimse durduramazdı.

Son yorumlar