12 yaşındaki oğlum Emir

ghgjgh

Avukat Tarık Bey, elindeki siyah deri dosyayı açarak kadının gözünün içine soktu. “Bu mahalledeki evlerin yarısının inşaatını bizim şirketimiz yaptı,” diye devam etti acımasız bir sakinlikle. “Sizin şu an kapısında dikilip göz zevkinizden bahsettiğiniz bu lüks villa da dâhil. Yaptığımız son incelemelerde, evinizin arka tarafına kaçak bir eklenti yaptığınızı ve imar planını ihlal ettiğinizi tespit ettik. Holding olarak, imza attığımız projelerin dokusunu bozan her türlü yasadışı yapılaşmaya karşı sözleşmeden doğan dava hakkımızı kullanıyoruz. Evinizle ilgili yıkım kararı ve tahliye ihtarnamesi için belediyeye gerekli belgeler az önce teslim edildi.”

Kadın bir anda dizlerinin üzerine çöktü. “Lütfen… Yalvarırım, ben o an sadece sinirlenmiştim. Kötü bir niyetim yoktu!” diye feryat etmeye başladı. Dünkü o elinde demir çubukla etrafa dehşet saçan canavardan eser kalmamıştı; şimdi kendi kapısının önünde, az önce ezdiği insanların karşısında acınası bir halde merhamet dileniyordu.

Tarık Bey zerre kadar taviz vermedi. “Siz sadece bir ahşap parçasına değil, o küçük çocuğun hayata karışma umuduna ve 12 yaşındaki başka bir çocuğun saf iyiliğine vurdunuz. Ayrıca Can’a yaşattığınız duygusal şiddet ve mala zarar verme suçlarından dolayı şahsınıza çok ağır bir manevi tazminat davası açtık. Sizden alacağımız tazminatın her bir kuruşu, engelli çocuklar için tekerlekli sandalye üreten vakıflara bağışlanacak.”

Avukat arkasını dönüp ciplere doğru yürürken, kadın hıçkırıklar içinde kapı eşiğinde kalakalmıştı. Ama asıl mucize o an başladı.

Ciplerden sadece avukatlar inmemişti. En arkadaki büyük araçtan, üzerlerinde Demirhan Holding logoları bulunan profesyonel bir mimar ve mühendis ekibi indi. Yanlarında son teknoloji ölçüm cihazları, birinci sınıf malzemeler ve mekanik sistemler vardı. Doğrudan bizim evin yanına, Can’ın o kırık dökük tahtalarla dolu verandasına yöneldiler.

Sadece birkaç saat içinde, mahallenin dokusuna mükemmel uyum sağlayan, paslanmaz çelik tutacakları olan, hidrolik destekli ve kaymaz zeminli, harika bir rampa inşa ettiler. Üstelik sadece rampa yapmakla kalmadılar, Can’ın bahçesini onun tekerlekli sandalyesiyle rahatça gezebileceği özel yollarla donattılar.

Her şey bittiğinde, siyah bir makam aracı sokağın başında belirdi. İçinden beyaz saçlı, bastonlu ama son derece heybetli bir adam indi: Kudret Demirhan. Ağır adımlarla Can’ın yanına gitti, gözyaşları içinde torununa sımsıkı sarıldı. Ardından doğrulup, bütün sabah olanları verandamızdan sessizce izleyen oğlum Emir’e doğru yürüdü.

Kudret Bey, o sert ve otoriter yüzünde beliren sıcacık bir gülümsemeyle oğlumun önünde eğildi. “Benim mühendislerim bu rampayı sadece birkaç saatte yaptı, evlat,” dedi titreyen bir sesle. “Ama senin o küçük ellerinle, bisiklet paranı harcayarak inşa ettiğin o tahta rampa, benim gözümde dünyanın en büyük şaheseriydi. Sen sadece bir rampa değil, insanlığın hâlâ var olduğuna dair bir köprü inşa ettin.”

O gün mahallemizde sadece bir rampa yıkılıp yenisi yapılmadı; kibir ve kötülük kendi karanlığında boğulurken, saf sevgi ve iyilik hak ettiği o büyük zaferi kazandı. Emir, o günden sonra sadece Can’ın en iyi arkadaşı değil, Kudret Bey’in kurduğu çocuk vakfının “onursal genç başkanı” oldu. Mahalledeki herkes o günü asla unutmadı; özellikle de kibirli komşumuz, satmak zorunda kaldığı evinden taşınırken, o harika rampadan gülerek inen Can’ın ve Emir’in kahkahalarını duyarak ayrıldığında.