12 kamyon şoförü için lokantasının kapısını açtı!

“Abla,” dedi, “bunu unutmayacağız.”
O gece sandığım kadar zor geçmedi. Tezgâhın arkasında durup göz kulak oldum, onlar masaları topladı, bulaşıkları taşıdı. Birlikte çalışmak, yabancılığı hızla eritti.
Saat ilerledikçe fırtına daha da şiddetlendi. Elektrikler iki kez gidip geldi. Üçüncüsünde tamamen kesildi.
Karanlıkta kaldık.
Bir anlık panik oldu. Sonra içlerinden biri kamyonundan getirdiği el fenerlerini dağıttı. Bir diğeri, termosundan sıcak çay çıkardı. Mumları yaktık. Lokanta loş bir sığınaga dönüştü.
“Geceyi burada geçiririz,” dedim. “Arka tarafta eski depo var. Temizleriz.”
Kimse itiraz etmedi. Hatta biri gülerek, “Otelde bundan iyidir,” dedi.
İlk gece böyle geçti.
Ama fırtına dinmedi.
Sabah uyandığımızda kapı karla kapanmıştı. Camdan baktığımda kamyonların yarısının tekerlekleri görünmüyordu bile. Telefonlar çekmiyordu. Radyo sadece cızırtı veriyordu. Kasabayla bağlantımız kopmuştu İkinci gün başladı.
Yemek stoğumu kontrol ettim. İki gün idare ederdik, belki biraz daha. Adamlar bunu fark etmiş olacak ki hiç talepkar olmadılar. Kimi patates soydu, kimi ekmek dilimledi. Biri sobayı tamir etti, diğeri kapının önünü kürekle açmaya çalıştı ama nafileydi.
Öğleden sonra dışarıdan bir ses geldi. Önce rüzgâr sandık. Sonra tekrar duyduk: bir bağırsı.
Pencereye koştum. Karın içinde bir araba vardı. Yan yatmıştı. İçinde genç bir kadın ve küçük bir çocuk…
O an lokantadaki herkes aynı anda hareket etti. Montlar giyildi, ipler alındı, battaniyeler çıkarıldı. Kamyon şoförleri, sanki bunu binlerce kez yapmış gibi, karın içine daldı. Dakikalar sonra kadını ve çocuğu içeri taşıdılar. Çocuk titriyordu, dudakları mosmordu.
Sobanın yanına yatırdık. Kadın ağlıyordu. “Kimse yok sandım,” dedi. “Yol tamamen kapalıydı.”
İşte o an, lokantanın artık sadece bir lokanta olmadığını anladım. Burası bir merkezdi. Bir umut noktasıydı.
Akşama doğru kasabadan birkaç kişi daha geldi. Haber yayılmıştı. “Lokanta açıklmış.” “İçeridekiler yardım ediyormuş.” Kıskançlık mıydı, şaşkınlık mıydı bilmiyorum ama herkes konuşuyordu.
Üçüncü günün sabahında kar araçları göründü. Yol açılmıştı. Kurtarma ekipleri geldiğinde lokantamın içi doluydu: şoförler, kasabalılar, kurtarılanlar… Hepsi aynı masalarda oturuyordu.
Kasaba meydanında sonradan çok konuşuldu bu olay. “Bedava mı doyurdu?” dediler. “Nereden buldu bu cesareti?” Kimi hayranlıkla baktı, kimi sessiz kaldı.
Ama asıl şaşkınlık, kamyonlar ayrılırken yaşandı.
On iki şoför, kamyonlarından zarflar çıkardı. Her birinin içinde para vardı. Tezgâhın üstüne bıraktılar.
“Bu borç değil,” dedi sakalı buz tutan adam. “Bu teşekkür.”
Zarfları açmadım. Onlar gittikten sonra baktım. İçindeki para, lokantanın tüm borçlarını kapatmaya yetiyordu. Hatta fazlası vardı.
Ama daha önemlisi, kasabada bir şey değişmişti.
Artık fırtına dendiğinde herkes korkuyu değil, o iki günü hatırlıyordu. Yabancı dendiğinde, kapıyı çalan o on iki adam geliyordu akıllara. Ve lokantam… artık sadece yemek yenilen bir yer değil, zor zamanlarda açılan bir kapıydı.
Büyükannemin sözü duvarda asılı duruyor hâlâ: Kararsız kaldığında, insanları doyur.
Çünkü bazen bir tabak çorba, bir kasabayı bile değiştirmeye yeter.

Son yorumlar