17 yıldır kayıp olan adamın karısı onu bankada gördü

Onun kayboluşunun ardından geçen saatlerde ortaya çıkan gerçek, Ayşe Yılmaz’ın, evlendiği adam hakkında bildiğini sandığı her şeyi; birlikte kurdukları hayatı ve Mehmet Yılmaz’ın ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmasının gerçek nedenini paramparça edecekti.
Bu sarsıcı hikâyeye devam etmeden önce, eğer bunun gibi gerçek ve gizemli vakaları seviyorsanız kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın. Yorumlarda da hangi ülkeden ve şehirden izlediğinizi yazın; topluluğumuzun dünyanın neresine yayıldığını merak ediyoruz.
Şimdi her şeyin nasıl başladığını, iki bin altı yılının ağustos ayında neler olduğunu anlamak için başa dönelim. Bunun için önce Mehmet Yılmaz’ın kim olduğunu ve İstanbul’da kurduğu hayatı bilmemiz gerekiyor.
Mehmet, bin dokuz yüz yetmiş iki yılında İzmir’de doğdu. Yirmi iki yaşında, daha iyi fırsatlar bulmak umuduyla İstanbul’a taşındı. Orta boyluydu, zayıf yapılıydı ve yüzü metrodaki kalabalığın içinde kaybolabilecek kadar sıradandı. İkitelli Sanayi Bölgesi’nde, orta ölçekli bir yapı malzemeleri dağıtım firmasında muhasebeci olarak çalışıyordu.
Bu iş ona lüks değil ama onurlu bir yaşam sağlıyordu. Ayşe Yılmaz’la, bin dokuz yüz doksan üç yılında, ortak bir arkadaşlarının doğum günü partisinde tanıştı. Ayşe, bir diş kliniğinde resepsiyonist olarak çalışıyordu ve girdiği her ortamı aydınlatan bulaşıcı bir kahkahası vardı. Bin dokuz yüz doksan dört yılında, mahalle camisinde, yakın aile üyeleri ve birkaç arkadaşın katıldığı sade bir törenle evlendiler.
Paraları fazla değildi ama planları vardı; daha iyi bir gelecek hayalleri. İlk çocukları Emre, bin dokuz yüz doksan altı yılında, ikinci çocukları Can ise bin dokuz yüz doksan dokuz yılında dünyaya geldi. İki bin yılına gelindiğinde, İstanbul’un kuzeyinde, işçi sınıfının yoğun yaşadığı Gaziosmanpaşa semtinde mütevazı bir ev satın almayı başardılar.
Mehmet, insanların “iyi adam” diye tanımladığı türdendi. Aşırı içki içmez, kumar oynamaz, her akşam eve gelirdi. Hafta sonları çocukları parka götürür, Ayşe’ye alışverişte yardım eder, komşularla maç izlerdi. Okul toplantılarını kaçırmayan, her ay kenara az da olsa para koyup ailece yaz tatilinde Antalya’ya gitmenin hayalini kuran, çocuklarının üniversite masraflarını bir gün karşılayabilmeyi düşleyen bir babaydı.
İş arkadaşları onu ciddi ama iyi niyetli, rakamlara karşı titiz, dakik ve sorunsuz biri olarak tanımlıyordu. O yıllarda Gaziosmanpaşa’daki hayat tipikti. Sokaklar seyyar satıcılarla dolu olur, çöp kamyonlarının sesi öğleden sonraları boza ve mısır arabalarının çanlarına karışırdı.
Yılmaz ailesi, kırmızı tuğlalı, iki katlı bir evde yaşıyordu. Önündeki küçük bahçede Ayşe’nin özenle baktığı sardunyalar ve begonviller sokağa renk katıyordu. Komşular birbirini tanır, ihtiyaç olduğunda şeker ödünç alır, çocuklara göz kulak olur, pazar günleri namazdan sonra sokak başlarında dedikodu yapardı.
Ama bu normal görüntünün altında, Mehmet’in içinde onu yavaş yavaş tüketen bir sır vardı. Ne Ayşe, ne çocukları ne de yakın çevresi bu sırrı biliyordu. Ve bu sır, her şeyi yerle bir edecek şekilde patlamak üzereydi.
Salı günü, yirmi iki Ağustos iki bin altı, sıradan bir gün gibi başlamıştı. İstanbul, yaz sonuna özgü gri gökyüzüyle uyanmıştı; öğleden sonra yağmur neredeyse kesindi. Mehmet her zamanki gibi sabah altıda kalktı. Ayşe, banyodan gelen su sesini ve koridordaki ayak seslerini duydu. Çocuklar hâlâ uyurken birlikte kahvaltı yaptılar: çay ve poğaça.
Emre on yaşındaydı, Can ise yedi. Okullar sadece iki hafta önce açılmıştı. Ayşe o sabahın her ayrıntısını yıllar sonra bile acı verici bir netlikle hatırlayacaktı. Mehmet dalgındı, her zamankinden sessizdi ama Ayşe bunu iş stresine yordu. Şirkette bir denetim vardı ve Mehmet iş yükünden bahsetmişti.
Üzerinde uzun kollu beyaz bir gömlek, gri kumaş pantolon ve yeni boyanmış siyah ayakkabılar vardı. Yıllardır kullandığı kahverengi evrak çantası kapının yanında duruyordu.
“İyi misin?” diye sordu Ayşe, çayını tazelerken.
Mehmet başını kaldırdı ve ona her zaman kendini güvende hissettiren o gülümsemeyle baktı.
“İyiyim aşkım. Sadece yorgunum. Bir çay her şeyi düzeltir.”
Ayşe’nin alnından öptü. Binlerce kez tekrarlanmış sıradan bir hareketti ama sonradan yüreğini parçalayan bir anlam kazanacaktı. Üst kata çıkıp çocukları uyandırdı, giyinmelerine yardım etti, okul için sandviçlerini hazırladı.
Emre’nin matematik sınavı vardı ve heyecanlıydı. Mehmet yanına oturup kesir sorularını sabırla anlattı.
Saat yedi buçukta, evrak çantasını aldı, çocuklara veda etti ve evden çıktı. Ayşe, Mehmet’in Alibeyköy Caddesi’ne doğru yürüyüşünü izledi; oradan minibüse binip metroya gidecekti. Gökyüzü yağmur vaat ediyordu.
Ayşe’nin onu son görüşü buydu: çantasının ağırlığıyla biraz öne eğilmiş sırtı, işe giden diğer insanlarla birlikte yürüyüşü ve hiç uyumayan bir şehrin kalabalığında kayboluşu.
Mehmet o gün işine hiç ulaşmadı.
Saat on sularında, patronu evi aradı. Bu çok alışılmadık bir durumdu; Mehmet dakikliğiyle tanınırdı. Ayşe’nin içine ilk korku saplandı. Mehmet’in telefonunu aradı ama kapalıydı. Bu daha da tuhaftı. Mehmet telefonu hep açık tutardı.
Bekledi. Belki ulaşımda bir aksilik olmuştu. Minibüsler her zaman güvenilir değildi, metro bazen duraklar arasında kalırdı.
Ama öğlen olduğunda hâlâ bir haber yoktu. Endişe paniğe dönüştü.
Ayşe tekrar şirketi aradı. Hayır, gelmemişti. Aramamıştı. Şehirdeki birkaç akrabayı aradı. Kimse bir şey bilmiyordu.
Öğleden sonra ikide, çocukları komşuya bırakıp dışarı çıktı. Mehmet’in her gün izlediği güzergâhı adım adım dolaştı. Bakkallara sordu, her gün aynı yerde duran seyyar satıcılarla konuştu. Kimse onu hatırlamıyordu.
Sanki Mehmet Yılmaz havaya karışmıştı.
Aynı günün akşamında Ayşe, Gaziosmanpaşa Savcılığı’na kayıp başvurusu yaptı. İfadeyi alan, yorgun bakışlı orta yaşlı memur, rutini andıran bir şüpheyle davrandı.
“Hanımefendi, birçok erkek birkaç günlüğüne gider. Sonra geri döner.”
Ayşe, Mehmet’in öyle biri olmadığını, başına korkunç bir şey gelmiş olması gerektiğini söyledi. Memur içini çekti, formları doldurdu ve bir dosya numarası verdi. Yetmiş iki saat beklemesi gerektiğini söyledi.
O yetmiş iki saat, bir ömür gibiydi.
Ayşe uyumadı. Sürekli Mehmet’in telefonunu aradı; kapalıydı. Hastaneleri, acil servisleri dolaştı. Tanıma uyan biri getirilmiş mi diye sordu.
Emre ve Can babalarının nerede olduğunu soruyordu. Ayşe ne diyeceğini bilmiyordu. İş için acil bir yolculuğa çıktığını söyledi ama çocuklar acısını hissediyordu.
Ev, Mehmet’in yokluğunda garip bir şekilde sessizdi. Ayak sesleri yoktu. Ucuz kolonyasının ve gizlice bahçede içtiği sigaranın kokusu yoktu.
Yetmiş iki saat dolduğunda ve Mehmet hâlâ ortada yokken, polis resmî soruşturmayı başlattı. İş arkadaşlarıyla, komşularla, akrabalarla konuşuldu.
Sonuç ürkütücüydü: Mehmet evden çıkmış ve yok olmuştu. Kredi kartı harcaması yoktu, bankadan para çekilmemişti, telefon görüşmesi yoktu. Telefonunun son sinyali sabah yedi kırk beşte, Gaziosmanpaşa metro durağı yakınlarından alınmıştı.
Sonrası mutlak sessizlikti.
Her ihtimal incelendi. Evlilik sorunları? Hayır. Borç? Yok. Depresyon? Belirti yok. Başka biri? İş arkadaşları onu ailesine düşkün biri olarak tanımlıyordu.
Kanallar, boş arsalar, morglar araştırıldı. Hiçbir şey bulunamadı.
Mehmet Yılmaz, sanki hiç var olmamış gibi yeryüzünden silinmişti.
Ve günler geçtikçe, onu canlı bulma ihtimali, büyük bir şehrin kayıtsız rüzgârında duman gibi dağılıyordu.
Kayboluştan sonraki hayat
İlk aylar en zoru oldu. Ayşe evin içinde bir hayalet gibi dolaşıyor, zihni cevapsız sorularla doluydu. Çocuklar farklı şekillerde acı çekti. Emre erkenden büyüdü. Can ise babasının ne zaman döneceğini sormaya devam etti.
Yıllar geçti.
Ve iki bin yirmi üç yılının eylül ayında, on yedi yıl sonra, imkânsız görünen şey gerçekleşti.
Her şey değişti.

Son yorumlar