20 Yıllık evlilik yıldönümümüzde karımı restoranda yalnız bıraktım

q1

20. evlilik yıldönümümüzde karımı restoranda yalnız bıraktım – kararım haklı mıydı?

Karımla on yıldır birlikteyiz. İki çocuğumuz var, bir kızımız (😎) ve bir oğlumuz (5). İlişkimizde iniş çıkışlar oldu, ama her zaman birlikte kalmayı başardık. Ta ki geçen hafta sonuna kadar. Şimdi her şeyi sorguluyorum.

Yıldönümümüz için güzel bir restoranda akşam yemeği yemeye karar verdik. Kutlamaya çok heyecanlıydım, ama akşam boyunca onun mesafeli olduğunu fark ettim. İlk başta bunu geçiştirmeye çalıştım. Sadece yorgun olabileceğini düşündüm.

Restoranın loş ışıkları masanın üzerindeki mumda titriyor, garsonlar neredeyse görünmez adımlarla etrafımızda dolaşıyordu. Normalde böyle bir ortamda karımın gözleri parlar, menüyü incelerken çocuklar olmadan dışarı çıkmanın keyfini küçük bir gülümsemeyle bana belli ederdi. Ama o akşam bakışları hep başka bir yere kayıyordu. Sanki masada benimle değil de, görünmeyen bir misafirle oturuyordu.

Şarap kadehlerimiz geldiğinde kadehini kaldırmadı. Ben “yirminci yılımıza” diyecek oldum, başını sallamakla yetindi. İçimde ince bir huzursuzluk kıpırdandı. On yıldır evliyiz diye düşünüyordum, ama aslında yirmi yıldır birbirimizin hayatındayız. Üniversite kantininde tanışmış, cebimizde beş kuruş yokken gelecek hayalleri kurmuştuk. Bu masaya gelene kadar ne fırtınalar atlatmıştık. Peki şimdi ne oluyordu?

“Bir sorun mu var?” diye sordum en sonunda. Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.

“Yok,” dedi hemen, ama gözleri yalan söylüyordu. Çatalını tabağın kenarında dolaştırdı. “Sadece… biraz düşünceliyim.”

Düşünceli. Bu kelimeyi evliliğimiz boyunca çok duymuştum ve genelde arkasından ağır bir konuşma gelirdi. Çocukların doğumundan sonra, işimi değiştirdiğimde, kayınvalidemi eve aldığımız o zor dönemde… Hep “düşünceliyim” demişti. Kalbim hızlandı. Yıldönümümüzde bunu konuşmak istemiyordum.

Yemekler geldi. Benim iştahım çoktan kaçmıştı, o ise birkaç lokmadan sonra tabağı itti. Bir noktada telefonuna baktığını fark ettim. Normalde masada telefona bakmasına kızan bendim, ama o akşam içimde tuhaf bir kırgınlık kabardı. Buraya gelmek için çocukları anneme bırakmıştık, haftalardır plan yapmıştık. Ve şimdi o, sanki burada olmak istemiyordu.

“Eğer bir şey varsa, söyle,” dedim. “Bu akşam bizim akşamımız.”

Derin bir nefes aldı. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Tam da bu,” dedi fısıltıyla. “Bizim akşamımız olması gerekiyordu. Ama ben kendimi yalnız hissediyorum.”

Bu cümle masanın üzerine bir taş gibi düştü. Yalnız mı? Ben buradaydım. Çocuklarımız vardı. Evimiz, hayatımız… Nasıl yalnız hissedebilirdi?

“Bunu şimdi mi söylüyorsun?” dedim. Sesimde savunma vardı. “Yıldönümümüzde?”

Omuzları düştü. “Başka ne zaman söyleyecektim? Zaten beni hiç dinlemiyorsun.”

İşte o an, içimde bir şey koptu. Yorgunluk, suçluluk, öfke; hepsi birbirine karıştı. Kendimi yıllardır çalışan, ailesi için didinen, sorumluluk alan biri olarak görüyordum. Onun “yalnızım” demesi haksızlık gibi geldi.

“Bu adil değil,” dedim. “Her şeyi ben yapıyorum, yine de yetmiyor.”

Sessizlik uzadı. Garson gelip tabakları sormaya cesaret edemedi. Karım gözlerini bana dikti. “Sorun da bu,” dedi. “Her şeyi sen yapıyorsun. Ama benimle değil.”

Sözleri beni hazırlıksız yakaladı. Cevap veremedim. O an kaçmak istedim. Duyduklarımla yüzleşmek yerine, masadan kalkıp gitmek. Ve yaptım da. Ceketimi aldım, masaya biraz para bıraktım. “Şu an konuşamayacağım,” dedim. “Biraz hava almam lazım.”

Arkamdan bir şey söyledi mi, bilmiyorum. Restorandan çıktığımda gece serindi. Sokakta yürürken adımlarım hızlandı. Kendimi haklı çıkaracak cümleler kuruyordum kafamda. “O da abartıyor.” “Her şey bir anda söylenmez.” “Beni köşeye sıkıştırdı.” Ama her adımda içimdeki ses biraz daha zayıflıyordu… Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirisiniz..