40 yaşında kızım Sude’yi dünyaya getirdim

Benimkisi hiç ağlamayacaktı.
Aylar boyunca yaşamadım, sadece nefes aldım. Evimde bebek kıyafetleri vardı ama ses yoktu. Oyuncaklar vardı ama kahkaha yoktu. Her sabah uyanıp “Belki rüyaydı” demek istedim. Ama değildi. Gerçek, en acı haliyle oradaydı.
Herkes “Genç sayılırsın, yeniden denersin” dedi. Ama kimse kaybettiğin bir bebeğin yerinin asla dolmadığını anlatmıyordu. Yine de içimde bir kıpırtı vardı. Küçük, utangaç bir umut. Sanki kalbim fısıldıyordu: Henüz bitmedi.
Otuz dokuzuma yaklaşırken yeniden hamile olduğumu öğrendim. Bu kez sevinemedim. Korktum. Her kontrolde kalbim ağzımda attı. Her gece “Ne olur bu kez” diye dua ettim. Karnımı sevdim ama bağlanmaya korktum. Çünkü bağlanmak, kaybetme ihtimalini de büyütüyordu.
Doğum günü yaklaştığında uykularım kaçtı. Aynı hastane, aynı koridorlar, aynı kokular… Ama bu kez içimde başka bir his vardı. Sanki beni izleyen, koruyan bir şey. Belki kaybettiğim bebeğimin ruhu, belki de sadece annelik içgüdüsü.
Ve o an geldi. Çığlık attım. Bu kez acıdan değil, sesten. Odayı dolduran o güçlü, hayata meydan okuyan bebek ağlamasından. Hemşire gülümsedi, doktor başını salladı ve bana doğru uzattılar.
“Bir kızınız oldu.”
Sude’yi kucağıma aldığımda zaman gerçekten durdu. Gözleri kapalıydı ama sanki beni tanıyordu. Yanağını yanağıma koyduğumda içimdeki tüm yaralar aynı anda sızladı ve iyileşmeye başladı. Ağladım. Sessizce, hıçkıra hıçkıra. O an anladım: Acı, sevgiyi yok etmiyordu. Sadece onu derinleştiriyordu.
Şimdi kırk yaşındayım. Sude uyurken yüzüne bakıyorum. Onu dünyaya getirmek mucizeydi, evet. Ama beni asıl hayatta tutan şey, kaybettiklerime rağmen sevebilmeyi öğrenmem oldu. İlk bebeğimi hiç unutmadım. O, Sude’nin hikâyesinin başlangıcıydı.
Bazı mucizeler gürültüyle gelmez. Önce seni paramparça eder, sonra yeniden birleştirir. Ve sonunda anlarsın: Kalp, sandığından çok daha fazlasını taşıyabiliyor.

Son yorumlar