hamileliğim sırasında beni buz gibi soğuk bir garajda uyumaya zorladı
Albay başını ona doğru çevirmedi bile. Klasörü sadece bana doğru uzattı ve şöyle dedi:
“Bayan Karahan, size escortluk edip buradan ayrılmadan önce, şahitlerin huzurunda tamamlanması gereken son bir imza kaldı…”
Bahçe kapısının önü öyle ağır bir sessizliğe gömüldü ki, ciplerin motor sesleri bile soğuk sabah havasında boğulmuş gibiydi. Siyah klasörü yavaşça elime aldım. Garajda geçirdiğim o buz gibi geceden dolayı parmaklarım hala kaskatıydı. Kıyafetlerime rutubetli beton ve benzin kokusu sinmişti; ailemin bakışları ise ensemde adeta bir kor gibi yanıyordu.
Sonra klasörü açtım. İlk sayfada Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi mührü vardı. İkinci sayfada ise bir rakam yazılıydı. Bir saniyeliğine nefes almayı unuttum.
28.500.000.000 TL (Yirmi Sekiz Milyar Beş Yüz Milyon Türk Lirası)
Arkamda Tarık’ın boğazından boğuk bir ses çıktı. Selin’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Babam ise belgelere, sanki mutfak masasında aniden bir bomba belirmiş gibi dehşetle bakıyordu. Ardından Albay Tayfun sakin bir ses tonuyla konuştu:
“ASELSAN Savunma Sistemleri, ANKA platformunun tüm haklarını bu gece saat 02:14’te resmi olarak devraldı.”
Dondurucu rüzgar bahçede esmeye devam ediyordu. Ama aniden, hiç kimse soğuğu hissetmez oldu. Çünkü paranın zalim insanlar üzerindeki etkisi tam olarak budur; size duydukları saygının aslında her zaman ne kadar çıkara dayalı ve koşullu olduğunu açıkça ortaya çıkarır.
Annem yavaşça merdivenlerden aşağı indi. “Yirmi sekiz milyar… beş yüz milyon mu?” Sesi titriyordu. Ama duygudan değil, hesaptan kitaptan. Her zaman yaptıkları o çıkarcı hesaplardan.
Sözleşmeye tekrar baktım. Sonra imzalara. Sonra Deniz’in ismine. ANKA Projesi – Karahan Girişimi. Mideme sancılı bir kramp girdi. Çünkü onun burada, yanımda olması gerekiyordu.
Deniz bu sabahı görmeyi çok isterdi. Uzun görevlerden döndüğünde yüzünde beliren o yorgun ama gururlu gülümsemesiyle bu buz gibi bahçede yanımda durmalıydı; kendi emeğinin gizli bir askeri raporda çürümek yerine, nihayet insanların hayatını kurtaracağını kendi gözleriyle görmeliydi.
Albay yüzümdeki ifadeden ne düşündüğümü anlamış gibiydi. Sesi yumuşadı: “Deniz seninle gurur duyardı.”
Bu cümle, içimde kalan son soğukkanlılığı da darmadağın etti. Çığlık çığlığa değil, sessizce. Ama gözlerim bir anda yaşlarla doldu.
Arkamda ise ailem, daha önce hayatlarında hiç şahit olmadıkları bir şeyi izliyordu. Onların sadece bir ayak bağı, bir zahmet olarak gördükleri yasım, aslında devasa bir başarı doğurmuştu.
İlk konuşan Tarık oldu. Onun gibi adamlar hep böyledir. Tehlikeyi sezmeden önce paranın kokusunu alırlar.
“Dur bir dakika… Sen şimdi Teknoloji Başkanı mı oldun?”
Başımı yavaşça ona doğru çevirdim. O ukalalığından eser kalmamıştı. Tamamen yok olmuştu. Yerini, yanlış kişiyi aşağıladığını çok geç anlayan birinin o korku dolu, ezik açgözlülüğü almıştı.
Albay benim yerime cevap verdi: “Bayan Karahan, artık öncelikli bir devlet sözleşmesi kapsamında ASELSAN’ın ileri düzey taktiksel haberleşme sistemlerini bizzat yönetiyor.”
Selin merdivenden bir basamak daha indi. “Ama… Sen garajda uyuyordun…”
Uzun bir süre ona baktım. Sonra kısık bir sesle cevap verdim: “Evet.”
Bu tek kelimeden sonra çöken sessizlik neredeyse dayanılmazdı. Çünkü bahçedeki herkes, bu cevabın aslında ne anlama geldiğini çok iyi kavramıştı.
Milli stratejik askeri programın yasal sahibini, milyarder bir hamile kadını, dondurucu bir garajda lüks bir arabanın hemen yanında uyumaya zorlamışlardı.
Ve işin en acı tarafı neydi biliyor musunuz? Hala yoksul olsaydım da bana tam olarak aynı şeyi yapacaklardı.
Babam sonunda konuşmaya çalıştı. Eski o emredici asker sesi geri gelmişti ama bu sefer tamamen çatlaktı.
“Neden… Neden bize hiçbir şey söylemedin?”
Boğazımdan neredeyse bir kahkaha yükselecekti. Gerçek bir gülüş değil. Birisi size, cevabı tüm çocukluğunuzu çoktan yerle bir etmiş olan bir soru sorduğunda yüzünüzde beliren o buruk gülümseme.
Eve doğru baktım. Kimsenin beni savunmadığı o mutfağa… Katlanır yatağımı kurdukları o garaja… Ben hamile halimle buz gibi havada titrerken Tarık’ın kahkahalar attığı o merdivenlere…
Sonra son derece sakin bir sesle cevap verdim:
“Çünkü Deniz şehit olduktan sonra hiçbiriniz bana bir kez bile ‘Nasılsın?’ diye sormadınız.”
Sessizlik bir balyoz gibi üzerlerine indi. Selin bile sonunda gözlerini yere indirdi. Devamını okumak içn diğer sayfaya gecebilriisniz.


Son yorumlar