Ailem yok. Arabam yok. Ama bu motosikletli adam beni dört yıldır haftada üç kez diyalize götürüyor.
Ailem yok. Arabam yok. Ama bu motosikletli adam beni dört yıldır haftada üç kez diyalize götürüyor. Adı Murat. 58 yaşında. Kahvesini sade içer. Tarihi romanlar okur. Sabah seanslarımda yanımda olabilmek için hastanede gece vardiyasında temizlik görevlisi olarak çalışır. Bir kez bile aksatmadı. Tatilde değil. Kötü havada değil. Kar fırtınasında, merkez neredeyse kapanmışken bile Murat oradaydı.
Ailem ikinci aydan sonra gelmeyi bıraktı.
Kızım iki kez geldi. Sonra çocukların etkinlikleri vardı. Sonra yol uzak geldi. En sonunda da açıklama yapmak için aramayı bıraktı.
Oğlum bir kez geldi. Yirmi dakika telefona bakarak oturdu. Seansım bitmeden gitti. O günden sonra onu bir daha görmedim.
Eski eşim doğum günümde çiçek gönderdi. Eve varmadan çiçekler solmuştu.
Ama Murat gelmeye devam etti.
İlk başta anlamadım. Başka birini bekliyor sandım. Benim için orada olduğunu fark edince deli olduğunu düşündüm.
Üçüncü haftadan sonra sordum:
“Niye buradasın?”
“Arkadaşlık etmek için.”
“Seni tanımıyorum.”
“Henüz.”
Bu dört yıl önceydi.
Şimdi onun kahve siparişini, sevdiği yazarları, iki yetişkin çocuğunun adını biliyorum. Dul olduğunu biliyorum. Gazi olduğunu biliyorum. Acının peşini bırakmaması için üç farklı yerde gönüllü çalıştığını biliyorum.
Ama hâlâ neden beni seçtiğini bilmiyorum.
Diyaliz merkezinde otuz kadar düzenli hasta var. Bazılarının ailesi geliyor, çoğunun gelmiyor. Her seansta saatlerce yalnız oturan, televizyona bakan ya da uyuyan insanlar var.
Murat herhangi birini seçebilirdi.
Ama beni seçti.
Bazen kahvaltı getiriyor. Abartılı değil: bir kek, bir simit. Böbrek kısıtlamalarıma uygun şeyler. Ben istemeden diyetimi araştırmış.
Kitap getiriyor, okuyamayacak kadar yorgun olduğumda yüksek sesle okuyor. Bir iskambil destesi getirdi, bana cin rummi öğretti. Muhtemelen beş yüz oyun oynadık. Altmış üç farkla önde.
Geçen yıl tedaviye kötü tepki verdiğimde, tansiyonum düştüğünde, hemşireler çalışırken elimi tutan Murat’tı.
Acil durum kişim kızım. Telefona bakmadı.
Ama Murat oradaydı.
Hemşireler onun kardeşim olduğunu sanıyor. Artık düzeltmiyorum.
Geçen hafta diyalize başlamamın dördüncü yılıydı.
Dört yıl iğneler, makineler, kanın tüplerden geçişini izlemek.
Dört yıl böbreklerin yavaş yavaş iflas etmesi.
Dört yıl nakil listesine girip giremeyeceğimi merak etmek.
Murat bir kart getirdi. Kart seven biri değildir ama yine de getirdi.
İçinde şöyle yazıyordu:
“Dört yıllık bir mücadele. Buna tanıklık etmek benim için onurdu.”
Ona neden yaptığını sordum.
Neden haftada on iki saatini, dört yıl önce tanımadığı biriyle bir klinikte geçiriyor?
“Artık gelmek zorunda değilsin,” dedim. “İyiyim.”
Murat uzun süre bana baktı.
Sonra beklemediğim bir şey söyledi.
Hikâyesi beni sarstı. Çünkü Murat sıradan biri değildi.
Aslında o bir…
Murat uzun süre bana baktı. Bakışı, insanın üzerine örtülen battaniye gibi hem ağırdı hem de sıcak. Sonra eliyle kartı düzeltir gibi yaptı, ama aslında parmakları titriyordu. “İyi değilsin,” dedi yumuşakça. “İyi olmaya çalışıyorsun.”
“Çalışmakla olmuyor işte,” dedim. Sesim, iğnelerin metal tınısı gibi ince çıktı. “Bazen… bir makineye bağlı yaşamak, yaşamak gibi gelmiyor.”
Murat başını salladı. “Bunu biliyorum.”
Bir anlık sessizlik oldu. Yanımızda bir makine “bip”ledi, bir hemşire su verdi, bir hasta kumandayı düşürdü. Hayat, her zamanki gibi, başkalarının acısını görmezden gelerek akmaya devam etti. Murat ise ilk defa acele etmiyordu. Sanki dört yıldır sakladığı bir taşı nihayet yere bırakmaya hazırlanıyordu.
“Ben sıradan biri değilim,” dedi. “Sen de sıradan biri değilsin. Ama bunun benimle ilgisi… başka.”
Gülümsemeye çalıştım. “Beni korkutuyorsun.”
“Korkma,” dedi ve gözlerimde bir şey aradı. “Sana borçlu değilim. Sen de bana borçlu değilsin. Bu, borçla ilgili değil. Bu, yarım kalan bir sözle ilgili.”
“Ne sözü?”
Murat, cebinden eski, yıpranmış bir anahtarlık çıkardı. Üzerinde paslanmış küçük bir plaka vardı; üstünde silik harflerle bir isim: Asuman. Anahtarlığın demiri o kadar eskimişti ki, sanki her gün avuç içinde taşınmıştı.
“Eşim,” dedi. Sanki kelimeyi söylemek bile boğazını kesiyordu. “Asuman… dört yıl değil, yedi yıl diyalize girdi. Nakil listesinde bekledi. Beklerken insanın içindeki umut, bıçak gibi inceliyor. Bazen yemin ederim, umut da böbrek gibi bir organ; bir süre sonra iflas ediyor.”
Ben bir şey demedim. Murat’ın yüzüne baktım. Dört yıldır onun kahvesinin sade oluşuna, tarih romanlarına, ağırbaşlı şakalarına, yol boyunca sustuğumuz anlara alışmıştım. Ama ilk defa, gözlerinin arkasında bir yıkım gördüm; düzenli, sessiz, yıllarca taşınmış bir yıkım.
“Bir gün,” diye devam etti, “nakil çıktı dediler. Geceydi. Kar yağıyordu. Hastanenin koridorlarında koşan ayak sesleri, telefonların titremesi… Her şey bir mucize gibi geldi. Onu yatırdılar, hazırladılar. Ben kapıda bekledim. Sonra bir doktor çıktı. ‘Böbrek uygun değil,’ dedi. ‘Son anda sorun çıktı.’ Gözümün önünde dünya, sanki fişi çekilmiş bir televizyon gibi karardı.”
Yutkundu. “Asuman o gün bir şey demedi. Sadece bana baktı. Sonra elimi tuttu. ‘Benden sonra birinin elini bırakma,’ dedi. ‘Biri burada yalnız kalmasın.’ Ben o an, ne demek istediğini anlamadım. Bir ay sonra… Asuman gitti.”
Sanki odadaki oksijen azaldı. Ben nefes aldığımı hatırlamak zorunda kaldım devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirsiniz..


Son yorumlar