Ailem yok. Arabam yok. Ama bu motosikletli adam beni dört yıldır haftada üç kez diyalize götürüyor.

Murat anahtarlığı avucunda kapattı. “Ben o sözü tuttum,” dedi. “Önce bir kişiye, sonra bir kişiye daha… ama hep bir bahane buldum. ‘Bugün gidemem, yarın giderim.’ ‘Bu hafta yoğunum.’ Sonra bir gün hastanenin bahçesinde seni gördüm.”
“Beni mi?”
“Evet,” dedi. “İlk geldiğin gündü. Elinde bir dosya, yüzünde ‘Ben buraya ait değilim’ ifadesi. İnsanların çoğu ilk gün ağlar. Sen ağlamadın. Çeneni kilitledin. Sanki ağlarsan dağılacağından korkuyordun.”
Boğazım düğümlendi. “Ben… o gün annem yanımdaydı. Sonra gelmedi.”
Murat başını eğdi. “Ben de bunu gördüm. İkinci ayda tek başına kalışını gördüm. İnsan yalnız kalınca küçülür. Beden değil… ses. Kimse seni duymayınca, kendi sesin bile yabancı gelir. Asuman’ın dediği buydu. İşte o gün… ben seçmedim seni, Meral. Sen beni seçtin. Senin o susuşun.”
“Peki temizlik işi?” dedim. “Geceleri burada çalışman… Bu kadarını neden yaptın?”
Murat derin bir nefes aldı. “Çünkü gündüz başka bir yerde çalışıyordum. Benim asıl işim… başka.”
Kalbim hızlandı. “Ne iş?”
Murat gözlerini kaçırdı, sonra sanki yüzleşmeyi seçer gibi tekrar bana baktı. “Ben nakil koordinatörüydüm,” dedi. “Eskiden. Yıllarca. Organ bağışı ağında çalıştım. Eşimi kaybedince… dayanamadım. İnsanlara ‘sabredin’ demek kolay; sabreden siz olmayınca. İşten ayrıldım. Sonra geri dönmek istedim ama… masanın arkasına oturacak gücüm yoktu. Buraya, hastanenin içine… farklı bir yerden girmem gerekiyordu. O yüzden temizlik işine girdim. Çünkü burada kalmak istedim. Çünkü burası benim cezam da, sözüm de.”
Şaşkınlıktan kelimelerim birbirine dolaştı. “Demek… sen… yıllarca bu sistemin içindeydin.”
“Evet,” dedi. “Ve biliyorum, kimlerin listede kaybolduğunu. Kimlerin kağıt üzerinde ‘uygun değil’ diye bir kenara atıldığını. Kimlerin dosyasının üstüne, kimsenin okumadığı küçük notlar yazıldığını. Biliyorum çünkü ben de o notları yazanlardan biriydim. Şimdi telafi etmeye çalışıyorum.”
“Benim dosyamda da mı…?”
Murat başını iki yana salladı. “Hayır. Senin dosyan tertemiz. Ama senin çevren… dağılmış. Sana refakat edecek kimse yok diye bir sürü formalite tıkanır. ‘Acil durum kişisi’ telefonu açmıyor diye bile insanlar listede geriye itilir. Bu adil değil.”
İçimde bir öfke kabardı. “Benim kızım…”
Murat elini hafifçe kaldırdı. “Onu suçlama. İnsanlar korkunca kaçar. Ama sistemin kaçma hakkı yok.”
“Peki bütün bunları bana şimdi niye söylüyorsun?” dedim. “Dört yıl sonra.”
Murat, kartın kenarını parmağıyla sıvazladı. “Çünkü artık saklayamayacağım bir şey var.”
Sanki tüm makineler aynı anda sustu. “Ne var?”
Murat, nefesini tuttu. “Bir ay önce testlerim çıktı,” dedi. “Ben uyumlu donörüm.”
Dizlerimin bağı çözüldü. “Ne…?”
“Yaşım 58,” dedi. “Gazi geçmişim var, doğru. Ama değerlerim uygun. Doktorlarla konuştum. Donör olmak istiyorum.”
“Hayır,” dedim anında. “Hayır. Bunu yapamazsın. Ben… bunu isteyemem.”
“İstemiyorsun zaten,” dedi. “O yüzden söylemedim. Bunu bir pazarlık gibi yapmanı istemedim. Sana ‘benim için yaşa’ demek istemedim. Sen zaten yaşıyorsun. Sadece… daha az acıyla yaşa istiyorum.”
Gözlerimden yaşlar aktı. Ben ağlamayan kadın, o gün diyaliz koltuğunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Murat, elimi tuttu. Parmakları sertti; yıllarca çalışmış, direksiyon tutmuş, bir sürü şeyi taşımış bir el. Ama o sertliğin içinde garip bir merhamet vardı.
“Bu doğru değil,” dedim. “Böyle şeyler… film gibi.”
“Hayat film değil,” dedi. “Hayat bazen acımasız bir kayıt cihazı. Ama bazen… birinin ‘buradayım’ demesiyle değişiyor.”
Hemşire yanımıza geldi, tansiyonumu kontrol etti. “İyi misin?” dedi. “Ağlıyorsun.”
“İyiyim,” dedim. “Sadece… ilk defa biri bana bir şey veriyor.”
O gün seans bittikten sonra Murat beni eve götürdü. Yolda konuşmadık. İstanbul’un gri kış ışığı camdan içeri vuruyordu; sanki şehir bile sessizleşmişti. Eve gelince kapıda durdu, anahtarını çıkarmadı. “Düşün,” dedi. “Hayır dersen de gelmeye devam edeceğim. Bu, böbrekle ilgili değil sadece.”
Günlerce uyuyamadım. Geceleri makinenin sesi hâlâ kulağımdaydı; ama artık bir de Murat’ın cümlesi vardı: “Uyumlu donörüm.” Kendimi suçlu hissettim. Minnettarlıkla boğuldum. Korktum. Çünkü birinin sizin için bu kadarını yapması, insanın kendini değerli hissetmesinden çok, değeri taşıyamayacak kadar kırılgan hissettiriyor.
Sonra bir sabah, diyalize giderken Murat yine kapının önündeydi. Kahvesi sade, yüzü her zamanki gibi sakindi. Ama gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı.
“Beni zor durumda bırakıyorsun,” dedim.
“Ben kimseyi zorlamam,” dedi. “Sadece kapıyı açık tutarım.”
O gün, nakil ekibiyle görüştük. Prosedürler, testler, etik kurul… Kağıtlar, imzalar, riskler… Hepsi bir duvar gibiydi. Ama Murat, duvarı yumruklamıyordu; duvara sabırla bir kapı açıyordu. Onu izledikçe anladım: Murat, başkalarına yardım etmeyi bir kahramanlık gibi değil, bir görev gibi görüyordu. Bunu kendini yüceltmek için değil, kendini hayatta tutmak için yapıyordu.
Aylar sonra, bir gece telefonum çaldı. Numara hastaneydi. “Hazır mısınız?” dediler. “Yarın sabah ameliyat.”
Titredim. İlk defa, korkumun içinde bir ışık vardı. Murat’ı aradım. Telefonu ilk çalmada açtı. “Zaten uyanıktım,” dedi. “Geliyorum.”
Sabah hastaneye girdiğimizde kar yağıyordu. Dört yıl önceki kar fırtınası gibi. Sanki şehir, Murat’ın yarım kalan hikâyesini aynı sahneyle kapatmak istiyordu. Koridorlar soğuktu ama insanlar telaşlıydı; bu telaş, bu kez bir iptal haberi değil, bir başlangıç taşıyordu.
Ameliyathanenin kapısında durduk. Murat beyaz önlüğün altında titremiyordu; sadece derin bir nefes aldı. “Asuman’a söz verdim,” dedi. “Ama bu sefer söz, birini kaybetmemek üzerine.”
Elimi yüzüme götürdüm, gözyaşlarımı sildim. “Ben de sana bir söz vereceğim,” dedim. “Bundan sonra kimseyi yalnız bırakmayacağım. Eğer bu ameliyattan çıkarsam… Murat, ben de senin gibi yapacağım.”
Gülümsedi. “Çıkacaksın,” dedi. “Çünkü artık yalnız değilsin.”
Ameliyattan sonra gözlerimi açtığımda, ilk gördüğüm şey tavan değildi. Yanımda, sandalyede uyuyakalmış bir hemşire vardı; onun arkasında camın öte yanında Murat’ın silueti. Yüzü solgundu, ama gözleri açıktı. Benim gözümü açtığımı fark edince ayağa kalktı, camdan elini kaldırdı. Ben de aynı şekilde elimi kaldırdım. Konuşamadık. Konuşmaya gerek yoktu.
Haftalar geçti. Vücudum yeni böbreğe alışırken, ben de “yeniden”e alıştım. Yürümek, nefes almak, sabah kalkıp iğne günü değil, sıradan bir gün planlamak… Bunlar bana mucize gibi geliyordu.
Bir gün taburcu olurken, Murat beni kapıda bekledi. Yine motosikletiyle. “Arabam yok,” dedim gülerek, “ama senin motosikletin var.”
Murat kaskını uzattı. “Ailem yok,” dedin bir zamanlar, diye hatırlattı. “Ama aile bazen kanla değil, yolda kurulur.”
O an, hastanenin kapısından çıkarken kar hâlâ ince ince yağıyordu. Ben kaskı takarken, kalbimde bir boşluk değil, bir yerleşme hissettim. Murat’ın kartındaki cümle aklıma geldi: “Buna tanıklık etmek benim için onurdu.” Ben de cebimden küçük bir not çıkardım; gece yarısı yazmıştım. Murat’a uzattım.
Notta şunu yazıyordu: “Dört yıl yalnızlık. Dört yıl korku. Ve bir adam… hiç tanımadığı birine ‘henüz’ dedi. Murat, artık biliyorum: Bazı insanlar hayatımıza böbrek getirmez sadece. Nefes getirir. Hoş geldin aileme.”
Murat notu okudu, başını çevirdi; gözleri doluydu. Kaskının altında gülümsedi. “Hadi,” dedi. “Eve gidelim.”
Ve ben ilk defa, “ev” kelimesinin bir adres değil, bir insan olabileceğini anladım.

Son yorumlar