Bir kar fırtınası kazası tüm ailemi kaybettikten sonra

rtyht

Hava tahmini yanlıştı.

Akşam yedi sularında evden ayrıldılar.
Murat’ın kapı eşiğinde duruşunu hatırlıyorum. En küçük kızı Zeynep, kalın montunun içinde omzunda uyuyordu. Murat gülümsedi; sevdiklerini her şeyden koruyabileceğine inanan genç babaların o kendinden emin gülümsemesiyle…

— Merak etme baba, dedi. İyi olacağız. Havayı yeneriz.

Kapıyı kapattığımda rüzgâr uluyordu. Göğsümün derinliklerinde bir şey burkuldu—çok geç gelen bir uyarı gibi.

Üç saat sonra, kapı çalındı.
Keskin.
Aceleci.
Hayatınızı sonsuza dek parçalayan türden bir kapı sesi.

Kapının önünde Memur Kemal duruyordu. Montundan eriyen karlar akıyordu; yüzüne hüzün çoktan yerleşmişti.

Bir kaza olmuştu.

Yol buz tutmuştu.
Araç banketten çıkmış ve ağaçlara çarpmıştı.

Murat gitmişti.
Zeynep gitmişti.
Torunum Can—henüz sekiz yaşında—gitmişti.

Zeynep hayatta kalmıştı.

Beş yaşındaydı.

Hastane koridorunu hatırlıyorum—sert ışıklar, antiseptik kokusu. Zeynep sessizce yatıyordu; emniyet kemerinin açtığı morluklar, kırık kaburgalar, hafızasını bulandıran bir beyin sarsıntısı… Doktorlar travmanın anılarını karıştırdığını söyledi. Sabırlı olmamı öğütlediler. Zorlamamamı…

Ben de zorlamadım.

Bir gecede onun vasisi oldum. Elli yaşında, uyarı ya da bir yol haritası olmadan, yaslı bir babayken tam zamanlı ebeveyne dönüştüm.

İnsanlar Zeynep’in hayatta kalışına mucize dedi.
Polis dedi.
Üç tabutun önünde duran papaz da…

Hayat, mecburen devam etti.

Yeniden yemek yapmayı öğrendim.
Saçı çok çekmeden örmeyi.
Ağlamadan okul gösterilerini izlemeyi.
Zeynep sessizdi—fazla sessiz.
Hiç şikâyet etmedi.
Yaramazlık yapmadı.
Bazen bana, sanki birinin daha eve dönmesini bekliyormuş gibi bakardı.

Kazadan pek konuşmadık.

Anne babasının nerede olduğunu sorduğunda, defalarca prova ettiğim cevabı verdim:

— Bir kazaydı. Kötü bir fırtına. Kimsenin suçu yok.

Kabullendi ve bir daha sormadı.

Yıllar geçti. Zeynep; düşünceli, dikkatli bir kız oldu—bulmacalarda iyiydi, gizemlere meraklıydı; ruhu yaşından çok daha olgundu. Üniversiteye gittiğinde, cenazede ağladığımdan daha çok ağladım. Birinin bir eve ne kadar hayat kattığını, gidince anlıyorsunuz.

Mezuniyetten sonra geri taşındı; şehir merkezinde bir hukuk bürosunda paralegal olarak çalışıyordu. Zekiydi, kararlıydı—ama kış fırtınalarında omzumda uyuyakalan o çocuk hâlâ oradaydı.

Yeniden rahat bir düzene girdik.
Sonra, kazanın yıldönümünden birkaç hafta önce, bir şey değişti.

Zeynep sessizleşti—içe kapanmış değil, odaklanmıştı. Beni huzursuz eden sorular sormaya başladı.

— O gece kaçta çıktılar?
— O yolda başka biri var mıydı?
— Polis sonradan tekrar takip yaptı mı?

Bakışları ölçülüydü; cevaplarımı tartıyor gibiydi.

Bir pazar öğleden sonra, her zamankinden erken eve geldi. Elinde katlanmış bir notla kapıda durdu; elleri titriyordu.

— Dede, dedi yumuşak bir sesle. Oturabilir miyiz?

Doğum günlerine de, yası da görmüş olan mutfak masasının başında notu bana doğru itti.

— Lütfen önce bunu oku, dedi. Sonra anlatacağım.

Kâğıtta, düzgün el yazısıyla yazılmış dört kelime vardı:

BU BİR KAZA DEĞİLDİ.

Göğsüm sıkıştı. Bir an kalbim duracak sandım.

— Bazı şeyleri hatırlıyorum, dedi sessizce. Hatırlayamayacağımı söyledikleri şeyleri…

Eski bir kapaklı telefon çıkardı—çizik içinde, modası geçmiş.

— Bunu, mühürlü bir adliye kutusunda buldum, dedi. Delil olarak etiketlenmemişti. Kazanın olduğu geceden sesli mesajlar var. Biri kısmen silinmiş.

Sorabileceğim tek soruyu sordum.

— İçinde ne var?

— O yolda yalnız değillerdi, dedi. Birileri onların eve dönememesini sağladı.

Sonra sordu:

Memur Kemal’i hatırlıyor musun?

Elbette hatırlıyordum.

Kaydı açtı.
Rüzgâr.
Parazit.
Panik.

Bir adamın sesi:
— Bunu artık yapamam. Kimseye zarar gelmeyeceğini söylemiştin.

Başka bir ses, soğuk:
— Sür. Sapak kaçtı.

Zeynep aylarca araştırmıştı.
Mahkeme kayıtları.
İç raporlar.
Personel listeleri.

Meğer Memur Kemal o zamanlar soruşturma altındaymış—rüşvet, sahte kaza raporları… Bir nakliye şirketi, suçu başka yöne çekmesi ve sorumluluğu silmesi için ona para ödemiş.

O yol aslında kapalı olmamalıydı. O gün erken saatlerde bir tır makaslamıştı. Bariyerler kaldırılmıştı.

— Ona çarpmamak için manevra yaptılar, dedi Zeynep. Bu yüzden izler uymuyordu.

Neden hayatta kaldığını sordum.

— Çünkü uyuyordum, dedi. Emniyet kemeri farklı tuttu.

Son bir mektup gösterdi—Kemal’in ölümünden sonra eşi tarafından yazılmış. Bir itiraf. Bir özür. Bir açıklama.

O gece, Zeynep’le mum yaktık ve konuştuk—gerçekten konuştuk—yirmi yıl sonra ilk kez.

Dışarıda kar sessizce yağıyordu.

Ve ilk kez, her şey huzurlu hissettirdi.

— Haklıydın, dedi. Bir şeyler yanlıştı.

Onu kucakladım ve çok önce söylemem gereken gerçeği fısıldadım:

— İkimizi de sen kurtardın.