Biriktirdiği tüm parasıyla

Buzdolabının kapağı tam kapanmamıştı.
İçinde: yarım bir sürahi su. Bir kutu karbonat. Zımbalanmış bir eczane poşeti.
Hepsi buydu.
Kadın pizzayı keyfinden sipariş etmiyordu.
Kapısına kadar gelen en ucuz sıcak yemek o olduğu için söylüyordu.
Şöminenin üzerindeki rafta solmuş fotoğraflar vardı—yetmişli yıllarda hemşire üniformasıyla çekilmiş bir fotoğrafı. Dimdik duruyor, gururla gülümsüyordu.
Yıllarca yabancılara bakmıştı.
Şimdi ise ısınma, ilaç ve yemek arasında seçim yapmak zorundaydı.
Yutkundum.
“Aslında,” dedim, zorla gülümseyerek, “sistemde bir hata oldu. Bugünkü yüzüncü müşterimizsiniz. Ücretsiz.”
Tereddüt etti.
“Başın derde girmez mi?”
“Ben müdürüm,” diye yalan söyledim. “Para üstü de sizde kalsın.”
Pizzayı dizlerine bıraktım.
Yükselen buhar yüzünü ısıttı. Gözlerini kapattı, sanki oksijen solur gibi içine çekti.
Yanağından bir damla yaş süzüldü.
Arabaya geri döndüm.
Oturup kaldım.
Motoru çalıştırmadım.
Bir dakika sonra merkeze mesaj attım: Lastik patladı. Kırk beş dakika gecikeceğim.
Sonra en yakın büyük markete gittim.
Abur cubur almadım.
Süt. Yumurta. Ekmek. Açma halkalı çorbalar. Yulaf. Muz. Hâlâ sıcak olan, plastik kabında bir hazır tavuk.
Geri döndüğümde ikinci dilimi, sanki birazdan elinden alınacakmış gibi hızlı hızlı yiyordu.
Aldıklarımı masaya yerleştirmeye başladım.
Donup kaldı.
“Bunlar da ne?” diye sordu.
“Benim de yalnız yaşayan bir anneannem var,” dedim sessizce. “Onun için birinin aynısını yapmasını isterdim.”
Ayağa kalkmaya çalıştı ama halıya takıldı.
Yanına gittim.
Elimi tuttu, alnına bastırdı ve hıçkıra hıçkıra ağladı.
“Kırk beş yıl çalıştım,” dedi. “Her şeyi doğru yaptım.”
Bir saat kaldım.
Pencerelerin kenarlarını kontrol ettim, hava sızdıran yer var mı diye baktım.
Yanmış ampulü değiştirdim.
Kombiyi yetmiş dereceye ayarladım.
“Faturası—” diye başladı.
“Bu geceyi düşünmeyin,” dedim.
Mesaiye başladığımdan daha az parayla oradan ayrıldım.
Ama gördüğümü artık görmezden gelemezdim.
Ertesi Sabah
Merhamet her zaman fon müziğiyle gelmez.
Bazen sonuçlarıyla gelir.
Telefonumu şarja taktığım anda ekran ışıldadı.
Cevapsız aramalar. Mesajlar.
Bir sesli mesaj—Murat’tan.
Vardiya amiri değil.
İşletme müdürü.
“Ara beni. Dün geceyle ilgili.”
Envanterde açık vardı.
Kameralar rotadan çıktığımı göstermişti.
Market poşetleriyle geri dönmüştüm.
Arabada fazla oturmuştum.
Ürünü kendim için çalmamıştım.
Ama bir pizzayı bedava vermiştim.
Ve zamanı da.
Onu aradım.
“Böyle kafana göre ürün dağıtamazsın,” dedi düz bir sesle. “O para senin değil.”
“Kadının yiyeceği yoktu,” dedim.
“Bu bizim sorumluluğumuz değil.”
İşte o cümle.
Odayı ikiye bölen cümle.
Bizim. Sorumluluğumuz. Değil.
Siparişin parasını ödemem gerektiğini söyledi.
Bir de tutanak imzalayacaktım.
Reddettim.
“Bunun normal olduğunu kabul etmeyeceğim,” dedim.
Bana, mantık yerine dramı seçmişim gibi baktı.
“O zaman işin bitti,” dedi.
Üzerimdeki üniforma tişörtünü çıkarıp masasına bıraktım.
Alkış yoktu.
Kahramanlık müziği yoktu.
Sadece arka sokaktaki çöp konteynerlerinin kokusu ve on gün sonra ödenecek kira gerçeği.
Geri Döndüm
Aslında niyetim yoktu.
Ama yine o sokağa sürdüm.
Kapıyı çaldım.
Cevap yok.
Mideme bir ağırlık çöktü.
Kapıyı ittim.
Hâlâ koltuktaydı.
Daha solgun. Daha küçük.
“Isıyı tekrar düşürdüm,” diye fısıldadı. “Fatura korkutuyor.”
Yarım muz yemişti.
Yarım.
Milyarderlerin keyfine uzaya roket gönderdiği bir ülkede.
Ailesini sordum.
Oğlu Ahmet’ten bahsetti.
“Rahatsız etmek istemiyorum,” dedi.
Küçük bir adres defterinden numarasını buldum.
Aradım.
Tek kelimeyle açtı:
“Ne var?”
Şüphe.
Savunma.
Öfke kılığına girmiş korku.
“Annen iyi değil,” dedim.
Geldi.
Hızla içeri girdi.
Beni kahramanlık oynamakla suçladı.
Market poşetlerine delil gibi baktı.
Sonra buzdolabını açtı.
Ve gördü.
Bağırmadı.
Sadece durdu.
Ve içinde bir şey kırıldı.
“Bu kadar kötü olduğunu söylemedi,” dedi kısık sesle.
“Seni rahatsız etmek istememiş,” dedim.
Sessizlik.
Sonra beklemediğim bir şey sordu.
“Bu yüzden mi işten atıldın?”
“Evet.”
Yüzü değişti.
Bu bedeli beklemiyordu.
Çoğu insan beklemez.
Sonra İnternet Duydu
O akşam telefonum yine titredi.
Bir fotoğraf.
El yazısıyla yazılmış bir not.
“Bana akşam yemeği getiren genç adama—beni gördüğün için teşekkür ederim.”
Biri mahalle grubunda paylaşmıştı.
Altına şu notu düşmüşlerdi:
Bozuk parayla ödeme yapan yaşlı bir kadına yardım ettiği için biri işten atılmalı mı?
Yorumlar patladı.
“Bütçe yapmayı öğrenmeli.”
“Çalmış.”
“Müdür kalpsiz.”
“Bu hikâye uydurma.”
“Kimse kimseye bir şey borçlu değil.”
“Herkes herkese bir şey borçlu.”
Hepsini okudum.
O verandada hiç durmamış insanların tüm yargılarını.
Hepsi tamamen haksız da değildi.
Benim yerim miydi?
Haddimi mi aştım?
Düşüncesiz miydim?
Yoksa insanların sessizce donmasını izlemekten yorulmuş muydum?
Telefon yine titredi.
Murat.
“Ara beni.”
Aramadım.
Notlar uygulamasına tek bir cümle yazdım.
Yorumları ikiye bölecek bir cümle.
“Birinin ‘bizim sorumluluğumuz değil’ diyerek donmasına razıysanız, bunu açıkça söyleyin.”
Paylaşmaya karar veremeden—
Telefon tekrar çaldı.
Bilinmeyen numara.
Sakin, resmi bir ses.
“Bu adresteki yaşlı hanım hakkında bir ihbar aldık. Onu ziyaret eden kişi siz misiniz?”
Nabzım hızlandı.
Artık mesele sadece internet değildi.
Sadece işim de değildi.
Sistem kapıdaydı.
Ve bu kez nazikçe sormuyordu.

Son yorumlar