Çok üzdü gelin beni

fgfgfg

Tam o sırada odanın kapısı açıldı, Kenanım oğlum geldi…
Elindeki poşetler yere düştü.
Gözleri önce masanın üstündeki kana, sonra benim titreyen ellerime, en son da gelinin yüzüne takıldı.
“Baba…” dedi.
Sesi çatladı.
Yanıma geldi, diz çöktü. Sakalım çorbaya bulanmıştı, dudaklarım kanıyordu.
“Ne oldu sana baba?” diye sordu.
Gelin hemen lafa girdi:
“Bir şey yok Kenan, yine döktü çorbayı üstüne. İyice bunadı artık—”
Kenan başını kaldırdı.
“Sus.” dedi.
Hayatında ilk defa gelinine böyle konuştuğunu duydum.
Sonra bana döndü:
“Baba… doğruyu söyle. Bu kan nereden?”
Boğazım düğümlendi.
Yıllardır susmuştum. Erkek adam ağlamaz derlerdi ya…
O an gözümden yaş aktı.
“Vurdu oğlum…” dedim.
“Sırtıma vurdu… Kaşık düştü, ağzım kanadı…”
Ev buz kesti.
Gelin bir adım geri gitti.
Kenan ayağa kalktı. Ellerinin titrediğini gördüm.
“Sen benim babama el mi kaldırdın?” dedi.
Gelin kekelemeye başladı:
“Sinirle oldu, bilerek değil, zaten yaşlı—”
Kenan sözünü bitirmesine izin vermedi:
“Yaşlı diye dövülür mü insan?
Bu adam beni büyüttü. Aç kaldı, çalıştı.
Şimdi elin titriyor diye mi suçlu oldu?”
Ceketini aldı.
“Baba, kalk. Gidiyoruz.”
“Yok oğlum,” dedim, “ev dağılıyorsa sebebi ben olmayayım…”
O an omzuma sarıldı.
Benim sert, sessiz Kenanım…
Çocukluğundaki gibi.
“Ev dediğin yer baba, insanın canının yanmadığı yerdir.” dedi.
“Ben bugüne kadar kör olmuşum.”
O gece çıktım o evden.
Sırtımdaki acı geçmedi belki ama içimdeki yük hafifledi.
Şimdi küçük bir odadayım.
Sabah ezanında pencereden ışık giriyor.
Ellerim hâlâ titriyor ama çorbamı yavaş içiyorum.
Dökersem kimse bağırmıyor.
Şunu anladım:
Erkek olmak susmak değilmiş.
Baba olmak yük olmak değilmiş.
Yaşlanmak utanılacak bir şey değilmiş.