Engelli Doğacak Diye Karnımdayken Bizi Terk Eden Kocam

Kemal, sivil kıyafetlerinin üzerine giydiği deri ceketiyle araçtan indi. Yüzünde, daha önce onda hiç görmediğim kadar ciddi, neredeyse asık bir surat vardı. Elinde o tanıdık, siyah deri kaplı, büyük gitar kutusunu tutuyordu.
Kemal ağır adımlarla bize doğru yaklaşırken, kapımdaki polis memurları hazır ola geçip başlarıyla onu selamladılar. Ferhat, Kemal’i ve elindeki gitar kutusunu görünce başını öne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı bile. Hediyesini, ona babalık yapan adamın ilk büyük armağanını satmış olmanın mahcubiyeti altında eziliyordu.
“Kemal…” diye fısıldayabildim sadece. “Lütfen, her şeyi açıklayabiliriz. Ferhat kötü bir niyetle yapmadı.”
Kemal tam karşımızda durdu. Gitar kutusunu yavaşça verandanın ahşap zeminine bıraktı. Çenesini kasıyordu. Gözlerini benden çekip doğrudan Ferhat’a kilitledi.
“Bana yalan söyledin Ferhat,” dedi Kemal, sesi sabah ayazından daha soğuk çıkmıştı. “Gitarını satarken müzik dükkanındaki Rıza amcana ‘Kemal babamın haberi var, yenisini alacağımız için bunu satıyoruz’ demişsin. Benim adımı kullanarak o adamı kandırmışsın.”
Ferhat hıçkırıklarını tutamayarak, “Özür dilerim,” diye ağlamaya başladı. “Eğer senin haberin olmadığını söyleseydim o gitarı benden almazdı. Para lazımdı… Selma okula gelemiyordu artık, tekerlekleri kırılmıştı. Sana sormaya vaktim yoktu, operasyondaydın. Beni affet… İstiyorsan cezam neyse çekerim.”
O an Kemal’in yüzündeki o asık, sert ifade bir anda kırıldı. Çenesindeki kasılma yerini derin bir titremeye bıraktı. Gözleri yaşlarla doldu. Dizlerinin üzerine, o soğuk betona çöktü ve kollarını kocaman açtı.
“Gel buraya benim koca yürekli oğlum,” dedi sesi bu kez şefkatle çatlarken.
Ferhat bir an ne yapacağını bilemeyerek duraksadı ama Kemal uzanıp onu kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. O koca adam, on üç yaşındaki bir çocuğun omuzlarında hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Ben ve etrafımızdaki polis memurları bu inanılmaz manzara karşısında donakalmıştık.
“Seni şikayet etmeye gelmedim,” dedi Kemal, Ferhat’ın saçlarını okşarken. “Seni cezalandırmaya da gelmedim. Dün gece şehre döner dönmez Rıza beni aradı. ‘Senin oğlan gitarı sattı, habersiz iş yapmazdın sen’ diye sordu. O an dünyam başıma yıkıldı sandım. Hediyemi sattığın için sana kızdım, yalan söyleyemem. Ama sonra ne yaptın biliyor musun? Sabaha karşı medikalci dostum Hasan’ı aradım. ‘Benim oğlan oraya geldi mi?’ dedim. Hasan bana, o küçücük ellerinle bir çuval dolusu bozuk ve kağıt parayı tezgaha döküp, ‘En iyi tekerlekli sandalyeyi istiyorum, arkadaşım bir daha hiç üzülmesin’ dediğini anlattı.”
Kemal ayağa kalktı, gözyaşlarını sildi ve bana döndü. “Ben bu çocuğa bir gitar hediye ederek ona babalık yaptığımı sanıyordum. Ama o, bana ve bütün bu insanlara insanlığın, merhametin ne demek olduğunu öğretti. Bir hediye, bir eşya sadece ahşap ve telden ibarettir. Ama sevgi, fedakarlık… İşte gerçek servet budur.”
O sert görünümlü polis memurlarından biri öne çıkarak boğazını temizledi. “Yenge,” dedi bana hafifçe gülümseyerek, “Başkomiserim dün gece telsizden bütün teşkilata bu hikayeyi anlattı. Karakoldaki herkes, cinayet bürodan trafik şubeye kadar herkes duydu. O gitarı sattığı fiyattan geri almak için hepimiz kendi aramızda para topladık. Rıza amca da zaten durumu öğrenince parayı almayı reddetti, gitarı geri verdi. Topladığımız o parayla da…”
Polis memuru lafını bitirmeden, sokağın başından beyaz bir minibüs yaklaştı. Minibüsün kapısı açıldığında, içinden Selma’nın annesi ve babası indi. İkisinin de gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Babası, minibüsün arkasından yepyeni, son teknoloji akülü bir tekerlekli sandalye indirdi. Üstelik minibüsün içi erzak ve temel ihtiyaç malzemeleriyle doluydu.
Selma’nın annesi koşarak yanıma geldi ve boynuma sarıldı. “Bizi mahcup ettiniz, bizi ihya ettiniz,” diye ağlıyordu. “Oğlunun aldığı o güzel sandalye sayesinde kızım dün gece yıllar sonra ilk defa yüzünde bir gülümsemeyle uyudu. Ama eşiniz ve onun mesai arkadaşları o sandalyeyi de yenileyip, eşime bir iş buldular. Biz size ne borçluyuz, nasıl öderiz bu hakkı?”
Olayın büyüklüğünü ve Kemal’in geceden beri bizim için, oğlum için hazırladığı bu muazzam sürprizi yeni idrak ediyordum. Kapıdaki o iki polisin sert tavrı, sirenler, sivil araç… Hepsi Kemal’in, oğluna ne kadar büyük bir gurur duyduğunu göstermek için hazırladığı, biraz korkutucu ama ömür boyu unutulmayacak bir senaryoydu.
Kemal yerdeki gitar kutusunu alıp Ferhat’a uzattı. “Bu senindir oğlum,” dedi gururla. “Sen bu gitarı satarak sadece bir arkadaşının yüzünü güldürmedin; sen koskoca bir teşkilatın, yorgun ve umutsuz insanların kalbindeki o iyilik ateşini yaktın. Sen o gitarı çalmasan bile, yüreğinden kopan o merhamet melodisi bu sokağın en güzel şarkısı oldu.”
Ferhat gitarına sarılırken, Kemal bana döndü. Beni belimden kavrayıp anlımdan öptü. “Bana böyle aslan gibi, merhamet dolu bir evlat verdiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır,” diye fısıldadı.
Sabahın o soğuk ayazı yerini, sokağımızı ısıtan parlak bir güneşe bırakmıştı. Komşular verandalarına çıkmış, gözyaşları içinde olan biteni alkışlıyordu. Hayatımın en büyük korkusuyla uyandığım o sabah, aslında hayatımın en büyük hediyesiyle taçlanmıştı. Bir kadının kalbini çalan adamın sadece ona değil, onun geçmişine ve çocuğuna da nasıl gerçek bir baba olabileceğini o gün o verandada gördüm. Aile olmak aynı kanı taşımak değil, aynı merhameti yüreğinde büyütebilmekti. Ve biz o gün, sadece kapımıza dayanan polislerle değil, iyiliğin o bulaşıcı ve iyileştirici gücüyle sonsuza dek birbirimize kenetlenmiştik.

Son yorumlar