Eşimle lisede tanıştım. İlk aşkımdı
Eşimle lisede tanıştım. İlk aşkımdı. Son sınıftaydık; üniversite hayalleri kuruyor, gelecek planları yapıyorduk.
Eşimle lisede tanıştım. Daha on yedi yaşındaydık. O matematik olimpiyatlarına hazırlanan sessiz ama inanılmaz zeki bir çocuktu; ben ise edebiyat kulübünde şiir yazan, hayalperest bir kız. Son sınıfta üniversite planları yaparken hayatın önümüzde sonsuz bir yol gibi uzandığını sanıyorduk.
Kurban Bayramı’ndan bir hafta önce gelen o telefon, gençliğimizin saflığını tek bir anda paramparça etti.
Kaza ağırdı. Doktorlar yaşamasını bile mucize olarak nitelendirdi. Ama mucizenin bir bedeli vardı: omurilik zedelenmesi. Bir daha asla yürüyemeyecekti.
Hastane koridorlarında sabahlarken, ailemin yüzündeki ifadeyi hiç unutmadım. Üzüntüden çok hesap vardı bakışlarında.
“Bunu sırtlanmak zorunda değilsin,” dedi annem.
“Hayatını bir fedakârlık masalına çevirme,” dedi babam. “Daha iyisini hak ediyorsun.”
Onların “daha iyisi” dediği şey yürüyebilen, kariyer planı olan, çevrelerinde saygın görünen biriydi. Onlar için aşk bir lükstü; itibar ise zorunluluk.
Onu bırakmadım.
Beni bıraktılar.
Üniversite için ayırdıkları parayı kestiler. Evden ayrıldım. Eşim olacak adamın ailesi beni evlerine aldı. O dönem yarı zamanlı çalıştım, açık öğretimden dersler aldım. Fizik tedavi randevularına birlikte gittik. Onu mezuniyet balosuna gitmeye ikna ettiğim gece insanların bakışlarını hissettim ama başımı dik tuttum.
O sandalyede oturan adam hâlâ en sevdiğim insandı.
Zamanla acı alışkanlığa, alışkanlık sevgiye, sevgi dayanışmaya dönüştü. Evlendik. Küçük bir ev tuttuk. O yazılım öğrenmeye başladı, evden çalışabileceği bir alan buldu. Zihni bedeninden çok daha hızlıydı. Ben bir yayınevinde editör oldum. Çocuğumuz doğduğunda hastane odasında sadece biz vardık. Ailem gelmedi.
Ama eksik hissetmedim.
En azından öyle sanıyordum.
On beş yıl sonra, sıradan bir salı günü, hayat yine yön değiştirdi.
İşten erken çıkmıştım. Eve girdiğimde mutfaktan yükselen gergin bir ses duydum. Tanıdık ama yabancı.
Annem.
On beş yıldır konuşmamıştık.
Mutfakta kocamın karşısında ayakta duruyordu. Elinde kalın bir dosya vardı.
“Bunu ona nasıl yapabildin?” diye bağırıyordu. “On beş yıl! On beş yıl boyunca nasıl sustun?”
Kocamın yüzü solgundu. Gözleri yere sabitlenmişti.
“Anne?” dedim, sesim titreyerek. “Burada ne yapıyorsun?”
Bana döndü. Bakışında zafer değil, öfke vardı.
“Gerçeği öğrenme vaktin geldi.”
Elimdeki dosyayı açtım.
Resmi belgeler. Eski hastane kayıtları. İmzalar.
Ve bir rapor.
Raporda yazan cümle beynimde yankılandı: “Hastanın motor fonksiyonlarında kısmi geri dönüş ihtimali yüksektir. Yoğun rehabilitasyon önerilir.”
Tarih kazadan üç ay sonraydı.
Altında bir not daha vardı: “Hasta ailesi maddi yetersizlik nedeniyle programı reddetti.”
Nefesim kesildi devamı icin sonrki syfaya gecinz…


Son yorumlar