Hamile olduğumu söylediğim gün terk edildim

Sabaha karşı doğan bebeğimi titreyen kollarımla kucağıma almıştım. Küçücük yüzüne bakarken, hayatım boyunca çektiğim bütün acılar sanki bir anda silinmişti. O an ne terk edilmemin, ne aç kaldığım günlerin, ne de geceleri ağlayarak uyuduğum o yalnız odaların önemi kalmıştı.
Doktor yanıma geldi. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
“Bak anne,” dedi, “ne kadar güzel bir kızın olmuş.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu.
Tam o sırada doktor bebeğimi kucağına aldı. Birkaç saniye boyunca yüzüne dikkatlice baktı. Sonra kaşları çatıldı.
Bir kez daha baktı.
Ardından yüzündeki ifade tamamen değişti.
Rengi bembeyaz olmuştu.
“Aman Allah’ım…” diye fısıldadı.
Odadaki hemşireler birbirlerine baktılar.
Doktor bir anda sesini yükseltti:
“Polise haber verin! Hemen!”
Odaya korku dolu bir sessizlik çöktü.
Ben ne olduğunu anlayamamıştım.
“Ne oldu?” diye sordum telaşla.
“Bebeğime ne oldu?”
Doktor birkaç saniye konuşamadı.
Sonra yatağımın yanına geldi.
“Kızım…” dedi titreyen bir sesle. “Korkmanı istemiyorum ama 45 yıllık meslek hayatım boyunca böyle bir şey hiç görmedim.”
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Doktor bebeğin sol omzunu gösterdi.
Orada doğum lekesine benzeyen koyu renkli bir iz vardı.
Ama bu sıradan bir doğum lekesi değildi.
İzin şekli son derece netti.
Sanki biri derisinin üzerine özel olarak işlemiş gibiydi.
Bir arma…
Bir amblem…
Ve altında küçük rakamlar vardı.
Doktor şaşkınlıkla konuştu.
“Bu işaret yıllardır aranan bir olayla bağlantılı olabilir.”
Ben hiçbir şey anlamıyordum.
Tam konuşmaya çalışırken vücudumun sağ tarafında ani bir uyuşma hissettim.
Elimdeki güç kayboluyordu.
Kolumu kaldıramıyordum.
Bacağım hareket etmiyordu.
“Doktor…” diye fısıldadım.
“Kolumu hissetmiyorum…”
Doktor bir anda bana döndü.
Gözleri büyüdü.
Hemşirelere bağırdı:
“İnme kodu! Hemen!”
Doğumun hemen ardından ağır bir felç geçirmeye başlamıştım.
Dakikalar içinde konuşmam bozuldu.
Yüzümün yarısı düşmeye başladı.
O korkunç geceden sağ çıkamayacağımı düşündüm.
Bebeğimi son kez gördüğümü sandım.
Beni hızla yoğun bakıma aldılar.
Saatler boyunca müdahale ettiler.
Doktorlar uyumadı.
Hemşireler başımdan ayrılmadı.
Üç gün sonra gözlerimi açtığımda sağ tarafım hâlâ hareket etmiyordu.
Konuşmakta zorlanıyordum.
İlk söylediğim şey ise şu oldu:
“Bebeğim…”
Doktor gülümsedi.
“Merak etme,” dedi. “Kızın iyi.”
Sonra beklemediğim bir şey söyledi.
“O üç gün boyunca her gün senin yanına getirildi.”
Şaşkınlıkla baktım.
“Nasıl yani?”
“Ne zaman ağlasa, yoğun bakım odana yaklaştırdığımızda susuyordu. Kalp atışların normale dönüyordu. Sanki seni bırakmak istemiyordu.”
Aylar süren fizik tedavi başladı.
Yeniden yürümeyi öğrenmek zorundaydım.
Bir elim çalışmıyordu.
Bazen kaşığı bile tutamıyordum.
Ama her düştüğümde gözüm kızımın beşiğine takılıyordu.
O bana bakıp gülümsüyordu.
Ve yeniden ayağa kalkıyordum.
Bir yıl sonra bastonsuz yürümeyi başardım.
İki yıl sonra çalışmaya başladım.
Hayat yavaş yavaş düzeliyordu.
Tam her şey normale dönmeye başlamışken hastaneden bir telefon geldi.
Arayan kişi yıllar önce doğumuma giren doktordu.
Sesi heyecanlıydı.
“Kızım,” dedi.
“Sana yıllardır anlatamadığım bir şeyi söylemem gerekiyor.”
Kalbim hızlandı.
“Neyi?”
Doktor derin bir nefes aldı.
“O gece bebeğinin omzundaki işareti görünce polise haber vermemin nedeni, yıllar önce kaybolan çok zengin bir ailenin bebeğinde aynı işaretin bulunmasıydı.”
Şaşkınlık içinde dinliyordum.
“Yapılan araştırmalarda bir bağlantı bulunamadı. Ama geçen hafta yeni belgeler ortaya çıktı.”
“Neymiş?”
Doktorun sesi titriyordu.
“O işaretin bulunduğu aile senin kızını arıyor olabilir.”
O an odada sessizlik oldu.
Ama doktorun söylediği son cümle beni daha da şaşırttı.
“Çünkü ortaya çıkan DNA kayıtlarına göre… senin yıllar önce doğurduğunu sandığın o bebek, biyolojik olarak sana ait görünmüyor.”
Telefon elimden kayıp yere düştü.
Kızım salonda oyuncaklarıyla oynuyordu.
Ve ben hayatımın en büyük sırrının henüz yeni başladığını anlıyordum…

Son yorumlar