Kayınpederim önümdeki masaya 120 milyon dolarlık bir çeki sertçe bıraktı

Son Akşam Yemeği
Hava karardıktan sonra Sarıyer’deki Yıldız Malikânesine geri döndüm. Konak ışıklar içinde yanıyordu; bir evden çok bir kaleyi andırıyordu.
Resmî yemek salonunda masa, krallara layık bir sofrayla donatılmıştı.
Ama kimse yemek yemiyordu.
Masanın başında Ahmet Yıldız oturuyordu. Odanın hâkimiyetini kurmak için sesini yükseltmesine gerek yoktu; sessizliği bile insanın nefesini kesecek kadar ağırdı.
Solunda Cem Yıldız vardı. Arkasına yaslanmış, telefonunda kaydırma yapıyordu. Yakışıklı profili soğuk bir kayıtsızlıkla donmuştu. Sanki eşiyle akşam yemeğinde değil de, sıkıcı bir toplantının bitmesini bekliyordu.
Ayakkabılarımı değiştirdim ve her zamanki yerim olan, Cem’in yanındaki sandalyeye doğru yürüdüm.
“En uca otur,” diye emretti Ahmet Yıldız, sesi keskin bir bıçak gibiydi. Uzun masanın en sonundaki yeri işaret etti — uzak misafirler ya da önemsiz kişiler için ayrılan koltuğu.
Bir an duraksadım. Cem başını bile kaldırmadı. Uzun parmakları ekranda gezinirken, zihninin çok daha “önemli” işlerle meşgul olduğu belliydi.
Masanın ucuna yürüdüm ve oturdum. Deri sandalye buz gibiydi.
Bir hizmetçi sessizce önümdeki yeri hazırladı. Gözlerinde bir anlık acıma gördüm. Ona hafifçe başımı salladım.
Bu bir ritüeldi. Üç yıl boyunca Yıldız sofraları yemekle ilgili olmamıştı; bu, bir güç tiyatrosuydu. Evdeki “istenmeyen” gelin olduğumun sürekli hatırlatılmasıydı.
“Herkes buradaysa, yiyin,” dedi Ahmet Yıldız.
İlk lokmayı o aldı. Ancak ondan sonra Cem telefonunu bırakıp, ezberlenmiş bir robot zarafetiyle yemeğe başladı. Bana bir kez bile bakmadı. Kendi evimde bir hayalet gibiydim.
Çatalımı aldım ama yemeğin tadı kül gibiydi. Bu gecenin farklı olduğunu biliyordum. Ahmet Yıldız’ın bakışları daha keskin, daha nihaiydi.
Başımın üzerinde sallanan bıçağı hissediyordum. Ne zaman düşeceğini sormadım. Sadece bekledim.
“Narin,” dedi Ahmet Yıldız, ağzını ipek peçeteyle silerken.
“Çalışma odama. Şimdi.”
Hüküm
Çalışma odasının ağır meşe kapıları arkamdan kapandı; dünya dışarıda kaldı. Ahmet Yıldız, dev masasının arkasında, idam kararını okumaya hazırlanan bir hâkim gibiydi.
Cem içeri girdi ama oturmadı. Kitaplığa yaslandı, gözleri yine telefonuna kilitliydi.
“Başını kaldır,” diye tersledi Ahmet Yıldız.
Başımı kaldırdım, gözlerinin içine baktım. Nefretini saklamaya çalışmıyordu.
“Narin, bu aileye gireli üç yıl oldu.”
“Evet efendim,” diye fısıldadım.
“Cem’in sana nasıl davrandığını biliyorsun. Buradaki yerini de. Sen bir hata, geçici bir hevestin. O da artık bu evreyi geride bıraktı.”
Çekmecesini açtı ve bir çek çıkardı. Masanın üzerine bıraktı. Tüy kadar hafif, dağ kadar ağırdı.
Yüz yirmi milyon dolar.
“Onun dünyasına ait değilsin,” dedi. “Bunu al, belgeleri imzala ve ortadan kaybol. Sen ve acınası ailen için ömür boyu lüks yaşamaya yeter.”
Hakaret iğne gibi canımı yaktı. Vücudum titredi. Cem’e baktım. Bir kırıntı aradım. Pişmanlık? Suçluluk? Birlikte geçirdiğimiz gecelere dair tek bir hatıra?
Hiçbir şey.
Gözünü bile kırpmadı.
Kalbim o an öldü. Üç yılın sabrı ve bağlılığı, yüz yirmi milyonluk bir “yanlış karar”a indirgenmişti.
Boğazımdaki acı tadı yuttum. Ahmet Yıldız’a baktım ve onu şaşırtarak bağırmadım. Yalvarmadım.
Gülümsedim.
Elimi karnıma koydum — içimde yeni yeni kök salmaya başlayan dört küçük hayatın üzerine. Cem’e üç gündür söylemeyi beklediğim sürpriz.
Artık mezara kadar benimle gidecek bir sırdı.
“Peki,” dedim.
Tek kelime.
Mezarlık kadar sakindi.
Kalemi aldım, boşanma kararının son sayfasını çevirdim ve imzaladım:
Narin Yıldız (Vural).
Çeki aldım ve çıktım.
Temiz Kopuş
Çeki çantama koyduğum anda odanın havası taşa döndü. Ahmet Yıldız donup kalmıştı; belli ki “öfkeyle konuşan kayınpeder” tiradını saatlerce prova etmişti ve ben gösterisini elinden almıştım.
Cem sonunda telefonundan başını kaldırdı. Kaşları çatıldı — bir anlık kafa karışıklığı, belki daha karanlık bir duygu… Umurumda değildi.
“Otuz dakika sonra çıkmış olurum,” dedim.
Yatak odamıza gittim. Beni “sunulabilir” göstermek için aldığı pahalı elbiselere ve mücevherlere dokunmadım. Dolabın arkasından, bu eve geldiğimde yanımda olan eski bavulumu çıkardım.
Üzerimdeki pahalı ipek elbiseyi çıkardım, eski kotumu ve beyaz tişörtümü giydim. Fermuar kapanırken göğsümdeki ağırlık nihayet kalktı.
Telefonum titreşti. Aile avukatıydı.
“Narin Hanım… imzaladığınızı teyit etmemizi istiyorlar.”
“Bitti,” dedim. “Parasını ödediği şeyi aldığını söyleyin.”
Merdivenlerden indim. Salon boştu. Gidişimi izleme zahmetine bile girmemişlerdi. Mükemmel.
Bir araç çağırdım. Ailemin yanına gitmedim — beni bu hâlde görmelerini istemedim. Kendi soyadımla bir otele yerleştim.
Ertesi sabah bir kliniğe gittim. Doktor ultrasonu uzattığında dünyam durdu.
“Tebrikler Narin Hanım. Dördüz. Son derece nadir ama dört kalp atışı da güçlü.”
Dört kalp atışı.
Hastanenin önünde bir banka oturdum ve sonunda ağladım. Acıdan değil — vahşi, ürkütücü bir mutluluktan. Bu çocuklar Yıldız değildi. Benimdi.
Telefonumu çıkardım ve çekin fotoğrafına baktım. Bu para sessizliğimi satın almak içindi.
Artık savaşımı finanse edecekti.
Geleceğe Uçuş
Uçaktan indiğimde Kaliforniya güneşi göz kamaştırıyordu.
Yıldız Malikânesinden ayrıldıktan saatler içinde, parayı özel bir İsviçre hesabına aktarmıştım. Yerel gözler için artık görünmezdi. Ahmet Yıldız benim temelli gittiğimi anladığında, iz çoktan buz kesmiş olacaktı.
Havalimanındaki Silikon Vadisi haritasına baktım. İmparatorlukların sadece azim ve kodla kurulduğu yerdi burası.
Karnımı nazikçe okşadım.
“Eve geldik, bebeklerim,” diye fısıldadım.
On şirket kuracak sermayem vardı. Hep küçümsedikleri zekâm vardı.
Ve artık asla kaybetmemem için dört nedenim vardı.
Cem Yıldız, düğününün tadını çıkar.
Çünkü beş yıl sonra geri döneceğim —
ve imparatorluğunu satın alacağım.

Son yorumlar