Kız kardeşimle yetimhanede ayrıldık

“Peki ya Zeynep?” diye sordum.
Gülümsemesi çok hafif bir an duraksadı.
“İki çocuk için hazır değiller. O hâlâ çok küçük. Onun için başka bir aile çıkacak. Bir gün yine görüşürsünüz.”
“Gitmem,” dedim. “Onsuz gitmem.”
“Seçme şansın yok,” dedi yumuşak bir sesle. “Cesur olman gerekiyor.”
O kelime — cesur — aslında söyleneni yapmak demekti.
Beni götürdükleri gün, Zeynep belime sarıldı ve çığlık atmaya başladı.
“Gitme Elif! Lütfen! Usul usul dururum, söz veriyorum!”
Onu o kadar sıkı tuttum ki, bir görevli kollarımdan zorla ayırmak zorunda kaldı.
“Seni bulacağım,” diye fısıldıyordum durmadan. “Söz veriyorum.”
Arabaya bindirildiğimde hâlâ adımı haykırıyordu.
O ses, onlarca yıl boyunca benimle kaldı.
Evlat edinen ailem başka bir Türk ilinde yaşıyordu. Kötü insanlar değillerdi. Bana yemek verdiler, kıyafet aldılar, bana ait bir yatak verdiler. Bana şanslı olduğumu söylediler.
Ama geçmişim hakkında konuşmaktan nefret ediyorlardı.
“Yetimhaneyi artık düşünmene gerek yok,” derdi evlat edinen annem.
“Artık ailen biziz.”
Ben de Zeynep’ten yüksek sesle bahsetmemeyi öğrendim.
Ama zihnimde, o hiç kaybolmadı.
On sekiz yaşıma bastığımda yetimhaneye geri döndüm. Yeni çalışanlar. Yeni çocuklar. Aynı dökülen duvarlar.
Eski adımı, yeni adımı, kız kardeşimin adını verdim. Bir kadın ince bir dosyayla geri geldi.
“Sizden kısa bir süre sonra evlat edinilmiş,” dedi.
“Adı değiştirilmiş. Dosyası kapalı.”
Yıllar sonra tekrar denedim. Cevap aynıydı.
Kapalı dosya. Detay yok.
Hayat devam etti. Okudum, çalıştım, çok genç yaşta evlendim, boşandım, taşındım, terfi aldım. Dışarıdan bakıldığında, düzenli ve biraz sıkıcı bir hayatı olan sıradan bir yetişkin kadın gibiydim.
Ama içimde, kız kardeşim hiç gitmedi.
Sonra geçen yıl, her şey değişti.
Kısa bir iş seyahati için başka bir Türk şehrindeydim — özel bir yanı yoktu. Bir akşam, bir markete uğradım. Yorgundum, dalgındım, bisküvi reyonuna doğru gidiyordum.
İşte o an onu gördüm.
Küçük bir kız, iki kutu bisküviyi dikkatle karşılaştırıyordu. Kolunu kaldırdığında, ceketinin kolu geriye sıyrıldı.
Bileğinde ince, biraz eğri bir bileklik vardı — kırmızı ve mavi.
Donup kaldım.
Sekiz yaşındayken, el işi kutusundan gizlice kırmızı ve mavi ipler almış, iki tane aynı bileklik örmüştüm.
Biri benim için. Biri Zeynep için.
“Beni unutma diye,” demiştim ona.
Beni götürdükleri gün onu takıyordu.
Kızın yanına yaklaştım.
“Bilekliğin çok güzel,” dedim.
“Annem verdi,” dedi gururla. “Çok özel biri yapmış.”
Elinde bir kutu mısır gevreğiyle bir kadın bize doğru yürüdü.
Onu görür görmez tanıdım.
Gözleri. Yürüyüşü. Etiketleri okurken kaşlarının aldığı o tanıdık şekil.
Kız koşarak yanına gitti.
“Anne, çikolatalı olanlardan alabilir miyiz?”
Cesaretimi kaybetmeden bir adım öne çıktım.
“Affedersiniz,” dedim. “Bir şey sorabilir miyim? O bilekliği size çocukken biri mi vermişti?”
Yüzü değişti.
“Evet,” dedi yavaşça.
“Bir yetimhanede mi?” diye fısıldadım.
Bembeyaz oldu.
“Nereden biliyorsun?”
“Bundan iki tane yapmıştım,” dedim. “Biri bana, biri küçük kız kardeşime.”
Bana baktı.
“Kız kardeşimin adı Elifti.”
“Benim adım da Elif,” dedim.
Hayat etrafımızda akıp giderken, bisküvi reyonunun ortasında öylece kalakaldık.
Yan taraftaki küçük bir kafeye gittik. Kızı — Ayşe — sıcak çikolata istedi. Biz, neredeyse hiç dokunmadığımız kahveler söyledik.
Yakından bakınca hiç şüphe yoktu. O Zeynep’ti. Sadece büyümüştü.
“Beni unuttuğunu sanmıştım,” dedi ağlayarak.
“Asla,” dedim. “Ben de senin beni unuttuğunu sanmıştım.”
Güldük — acıyla rahatlamanın aynı anda geldiği o gülüşle.
Bilekliği yıllarca bir kutuda sakladığını anlattı. Ayşe sekiz yaşına bastığında ona vermiş.
“Kaybolmasını istemedim,” dedi.
Ayrılmadan önce bana baktı ve şöyle dedi:
“Sözünü tuttun.”
Ona sarıldım.
Otuz iki yıl sonra, kız kardeşimi sonunda bulmuştum.
Zaman hiç geçmemiş gibi davranmadık. Yavaş başladık — mesajlar, telefonlar, ziyaretler. İki hayatı dikkatle birbirine dikerek.
Onu onlarca yıl aradım.
Onu böyle bulacağımı hiç hayal etmemiştim.
Ve yine de — her şey tam olması gerektiği gibiydi.

Son yorumlar