on bir yaşındaki kızım Defne’yi toprağa verdim
İki yıl önce, on bir yaşındaki kızım Defne’yi toprağa verdim. Eşim Selim hastane evrakları ve cenaze işlemleriyle ilgilenirken, ben adeta dünyadan kopmuştum. “Titreyen ellerimle kapı kolunu kavradım ve kapıyı ardına kadar açtım. İçeri adımımı attığımda karşımda gördüğüm manzara, gerçekliğe dair bildiğim her şeyi sonsuza dek parçalayacaktı…”
Müdürün devasa deri koltuğunda, ayakları yere zar zor değen, üzerinde biraz bol gelen gri, yıpranmış bir hırka olan küçük bir kız oturuyordu. Dizlerinin üzerinde kavuşturduğu elleri yaprak gibi titriyor, başı öne eğik duruyordu. Kapının şiddetle açılma sesiyle birlikte irkilerek başını hızla kaldırdı. O an zaman durdu. Nefesim boğazımda düğümlendi, göğüs kafesime batan görünmez iğneler kalbimi durduracakmış gibi oldu. Göz göze geldik.
O iri, korku dolu ela gözler… Sol yanağında, tam elmacık kemiğinin altındaki o küçük, yıldız şeklindeki çilek lekesi… Çenesi boynuna doğru hafifçe kıvrılan, her gece rüyalarımda gördüğüm o tanıdık yüz hatları…
Bu bir benzerlik değildi. Bu acımın yarattığı acımasız bir halüsinasyon, karanlık bir oyun da değildi. Karşımda duran, etiyle kemiğiyle, nefes alan benim kızımdı. Defne’ydi. İki yıl önceki o kahredici günden bu yana hiç büyümemiş gibiydi ama gözlerindeki o çocuksu masumiyetin yerini derin bir yorgunluk almıştı.
“Anne?” dedi titrek, cılız bir fısıltıyla. Sesi, telefonda duyduğum o ince, korkmuş sesti. Sesindeki o çaresizlik tınısı ruhumu ortadan ikiye yardı.
Dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığılmamak için kapı pervazına sıkıca tutunmak zorunda kaldım. Aklım, gördüğüm bu imkânsız manzarayı reddetmek için çırpınıyordu. İki yıl önce, üzerine toprak atılırken sinir krizleri geçirdiğim o küçük beyaz tabut, mezar taşına dokunduğum o buz gibi anlar beynimde yankılanıyordu. Ama bedenim, bir annenin en ilkel içgüdüleri benden önce davrandı. Ona doğru sendeledim, sonra bir adım daha attım. Önünde diz çöküp kollarımı boynuna sardığımda hissettiğim o tanıdık sabun ve vanilya kokusu, zihnimdeki tüm kara bulutları dağıttı.
Ona dokunabiliyordum. O gerçekti. Üşüyordu ama sıcacıktı.
“Defne… Benim güzel bebeğim,” diye hıçkırdım, kurumuş, birbirine dolanmış saçlarını öpücükler ardında bırakırken. “Nasıl olur? Sen… Biz seni kaybettik. Ben seni kendi ellerimle…” Cümlemi tamamlayamadım. Boğazımdan sadece acı dolu bir inilti döküldü.
Defne incecik kollarını boynuma doladı, küçük bedeni sarsılarak ağlıyordu. “Çok korktum anne,” diye hıçkırdı göğsüme başını gömerken. “Beni bıraktığı o evden kaçmak çok zordu. Kapıları hep kilitliyorlardı. Seni bulamayacağım diye çok korktum.”
Müdür masasının arkasında şaşkınlıktan donakalmış, eli telefonun ahizesinde ne yapacağını bilemez halde bize bakıyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip Defne’nin yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Yüzü solgundu, yanakları içine çökmüştü.
“Seni kim bıraktı bir tanem? Hangi evden, kimden kaçtın?” Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışıyordum ama içimde uyanan karanlık bir şüphe, zehirli bir sarmaşık gibi kalbimi sarmaya başlamıştı bile.
Defne burnunu çekti, o ela gözlerini benim yaşlı gözlerime dikti. “Babam,” dedi yutkunarak devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirsiiniz.


Son yorumlar