on bir yaşındaki kızım Defne’yi toprağa verdim

Kelime dudaklarından döküldüğü an odanın içindeki tüm oksijenin çekildiğini hissettim.
“İki yıl önce… O gün okuldan beni babam aldı. Senin kaza geçirdiğini, seni hastaneye götüreceğini söyledi. Ama beni çok uzaklara, başka bir şehre, hiç tanımadığım o insanlara götürdü. Adamın biri babama kalın bir zarf verdi. Babam da bana, ‘Artık adın Aylin, burada yaşayacaksın. Eğer kaçmaya çalışırsan annene çok kötü şeyler yaparlar’ dedi. Seni korumak zorundaydım anne… O yüzden hep sustum.”
Sözcükler, havada asılı kalmış paslı bıçaklar gibi tek tek göğsüme saplanıyordu. Selim’in evden çıkarken yüzünde beliren o dehşet ifadesi, arabamın anahtarlarını almamı engellemeye çalışması, “Oraya gitme” diye panikle yalvarması… Parçalar zihnimde korkunç bir gürültüyle yerine oturuyordu. Kaza dedikleri o yangın. Kapalı tabut kuralı. “Yüzü tanınmayacak halde, onu bu şekilde hatırlamanı istemiyorum” diyerek beni ağır sakinleştiricilerle uyutması. Otopsi raporlarının asla bana gösterilmemesi. Hastane süreçlerini, cenaze işlerini tek başına, beni kimseyle görüştürmeden apar topar halletmesi…
Ben her gün mezarının başında acımla azar azar ölürken, o kendi kızını karanlık bir pazarlığın içine satmıştı. Selim’in iflas ettiğini duyduğum o eski dedikodular, gizlice yaptığı gece yarısı telefon görüşmeleri… Tefecilere olan borcu yüzünden kendi kanından, canından olan kızımızı karanlık bir çeteye feda etmişti. Ve beni, uğruna yaşamımı bitirdiğim ölü bir çocuğun yasına mahkûm etmişti.
O an içimdeki o kırılgan, yas tutan, hayata küsmüş o zavallı kadın öldü. Yerine, yavrusunu korumak için dünyayı yakmaya, dağları devirmeye hazır bir anne doğdu. Ayağa kalktım, bedenim artık titremeyi bırakmıştı. Defne’yi arkama aldım, bedenimi ona siper ettim.
Müdüre döndüm. “Lütfen polisi arayın,” dedim buz gibi, kendimin bile tanımakta zorlandığı net bir sesle. “Hemen şimdi. Cinayet büroyu isteyin. Ortada sahte bir ölüm var.”
Müdür titreyen elleriyle numarayı çevirdiği sırada, koridordan koşar adım gelen telaşlı ayak sesleri duyuldu. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve Selim nefes nefese içeri daldı. Gözleri önce bana, sonra arkamda korkuyla hırkasına sarılan Defne’ye takıldı. Yüzündeki o şefkatli koca maskesi, o acılı baba rolü saniyeler içinde paramparça olmuş, yerini köşeye sıkışmış, suçüstü yakalanmış bir canavarın paniği almıştı.
“Hayatım,” dedi kekeleyerek, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp bana doğru bir adım atarken. “Bana izin ver, her şeyi açıklayabilirim. Bizi öldüreceklerdi! Her şeyi sizin için, bizi korumak için yaptım. Başka çarem yoktu!”
Bana doğru bir adım daha attığında, elime geçen ilk şeyi, müdürün masasında duran ağır, demir kâğıt tutacağını sıkıca kavradım ve ona doğru öfkeyle kaldırdım.
“Bir adım daha atarsan,” diye tısladım, sesim odanın duvarlarında adeta bir aslanın kükremesi gibi yankılandı. “Seni kendi ellerimle o iki yıldır başucunda ağladığım boş mezara gömerim Selim! Sakın yaklaşma!”
Selim’in yüzündeki kan çekildi. Benim gözlerimdeki o saf nefretle karşılaştığında, geri adım atmak zorunda kaldı. Uzaklardan, giderek yaklaşan polis sirenleri duyulmaya başladığında olduğu yere çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. Artık ne yalanları kalmıştı ne de kaçacak bir deliği.
O gün, iki yıllık o boğucu karanlık sonsuza dek sona erdi. İnsanlar zamanla acının hafiflediğini söylerler. Belki de yanılıyorlardır. Gerçek acı, canından çok sevdiğinin öldüğünü sandığında değil; en güvendiğin insanın, hayat arkadaşının onu senden çaldığını anladığında başlar. Ama şimdi, sırtıma yaslanmış kızımın o küçük, hızlı kalp atışlarını hissederken bir şeyi çok iyi biliyordum: Bu hayatta hiçbir karanlık, hiçbir yalan onu bir daha benden koparamayacaktı. Hayaletler silinmişti. Yas bitmişti.
Şimdi sadece ben ve kızım vardık.

Son yorumlar