Payitaht Sultan Abdülhamid’in en küçük ve en son oğlu kimdir, dizide kim oynuyor? Sultan Abdülhamid’in oğlu Mehmet Abid Efendi’nin duygulandıran mektubu

Fullafk.com – TRT1 ekranlarında yıllardır yayınlanan Payitaht Abdülhamid dizisi, gerçek tarihe olan ilgimizi de artırdı. Yeni sezonda, Sultan Abdülhamid’in sürgün zamanı gösterilirken küçük oğlu olduğunu görüyoruz. Bu da akıllara en küçük oğlu kimdir sorusunu getiriyor. Peki, Sultan Abdülhamid’in en küçük oğlu gerçekte kimdir? En son oğlu kimdir? Dizide kim canlandırmaktadır? Payitaht Abdülhamid’in en küçük oğlunu kim oynuyor? Detaylar haberimizde…

Sultan Abdülhamid’in toplamda 8 tane oğlu olmuştur. Bunların en küçüğü ve en sonuncusu ise Mehmet Abid Efendi’dir.

Sultan Abdülhamid’in en küçük oğlu: Mehmet Abid Efendi

(17 Eylül 1904, Yıldız Sarayı, İstanbul – 8 Aralık 1973, Beyrut) Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’in en küçük oğludur. Yıldız Sarayı’nda doğdu. Annesi Saliha Naciye Hanımefendi idi. Abaza beylerinden (Çaçba prenslerinden Keleş Bey’in torunu) Aslan Bey’in üç kızından (Asiye, Pembe, Zeliha) biri olan Zeliha Hanım’a saraya girdikten sonra Saliha Naciye ismi verilmişti. II. Abdülhamit Selanik’e sürgüne gönderildiğinde onunla birlikte giden iki eşinden biri oldu, yine onunla birlikte döndü. II. Abdülhamit 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğinde 4 yaşında olan Abid Efendi, sürgün ve hapis yılları boyunca babasının yanında kaldı. 1909-1912 yılları arasında Selanik’te Alatini Köşkü’nde, daha sonra II. Abdülhamid’in 10 Şubat 1918’de ölümüne dek Beylerbeyi Sarayı’nda hapis hayatı yaşadı. Daha sonra askeri eğitim görerek subay oldu.

Enver Paşa’nın Orta Asya’da bağımsız bir Türkistan devleti kurma ülküsünün destekleyicisi oldu. Birçok gönüllüyle birlikte Enver Paşa’nın davasına katılmak istediyse de Enver Paşa’nın 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’da ölmesi üzerine bu isteğini gerçekleştiremedi. 1924 yılında diğer hanedan üyeleri ile birlikte yurt dışına çıkarıldığında 19 yaşında idi.

unnamed 3

Sürgün

1924’te annesi, ablası Ayşe Sultan ve bazı aile fertleriyle birlikte Paris’e gitti. Paris Hukuk Fakültesi’ni ve Şark Dilleri Farsça bölümünü bitirdi. Ekonomik sıkıntı çekti. 1936 yılında Arnavutluk kralı Ahmet Zogu’nun kızkardeşi Prenses Seniye ile evlendi ancak 1948 yılında ondan boşandı. Ahmet Zogu’nun krallıktan uzaklaştırılmasına kadar Arnavutluk’un Paris maslahatgüzârlığını yaptı. Hiç çocuğu olmadı.

1973 yılında Beyrut’ta vefat etti. Şam’da Sultan Selim Camii haziresine gömüldü.

Mehmet Abid Efendi’nin mektubu

İşte Mehmet Abid Efendi’nin mektuplarından bazı bölümler:

“…Selânik’e gidişimizde üç buçuk yaşındaydım. Ondan önce yaşadığımız Yıldız Sarayı’ndaki hayatımızı tabii ki hatırlamıyorum. Zihnimde sadece, saraydan Sirkeci’ye yahut Selânik Garı’ndan Alâtini Köşkü’ne kapalı bir araba içinde gidişimize dair müphem (belirsiz) bir hayal kalmış. Karanlık bir arabada babamın karşısına oturduğumu ve siyah sakalını hâlâ görür gibiyim. Arabada siyah çarşaflı iki kadın vardı. Biri annem, diğeri de hemşiremin …vâlidesi olacak.

Alâtini Köşkü’ne duhûlümüzü (girişimizi) hatırlamıyorum. Annemin kucağında uykuda imişim. Sonradan işittiğime nazaran, beni taşımaktan annemin yorgun düştüğünün nasılsa farkına varan bir zabit (subay),-ki Emniyet-i Umumiye Müdürü Miralay Galib Bey (sonra paşa) imiş- beni annemin kucağından almak nezaketini göstermiş ve alırken de anneme ‘Verin bana şu yılan yavrusunu!’ demiş. Anlaşılan, tam mânâsıyla bir centilmenmiş bu kahraman-ı hürriyet! Bunu söyleyen Hareket Ordusu’nun genç ve toy subaylarından biri olsaydı affederdim, lâkin bu adam o zaman miralay (albay) idi ve en az kırk yaşında idi.

O arada Ali Fethi Bey de (yıllar sonrasının başbakanı Fethi Okyar) ‘Zavallı çocuk!’ diyerek beni kucağına aldı, hattâ gözünden bir damla yaş düştü…

…Alâtini Köşkü’ne yerleştiğimiz ilk zamanlarda, bahçenin etrafında gayet alçak bir demir parmaklık vardı, sonra tuğla duvarlar yapıldı. Karaburun’a giden cadde, bu parmaklığın önünden geçerdi. Ben, ikide bir bahçeye fırlayıp parmaklığa yapışır, caddeyi seyrederdim. Bunu, pedere haber vermişler. Beni yakalayıp pedere götürdükleri vakit, fena halde tekdire uğradım. ‘Bir daha oraya gitmeyeceksin! Bir daha oraya gitmeyeceksin!’ diyerek elindeki kalın bastonu kaldırıp indirmesi hâlâ gözümün önündedir. Korkutmak için, bastonu sadece kaldırıp indirmekle yetinmiş, bir tarafıma vurmamıştı.

…Muhafız subaylar, pek saygısızca hareket ederlerdi. Bunlardan Salim isminde bir teğmen, pencereden bakmakta olan babama ağaçların arkasına saklanıp kurşun bile sıkmıştı!.. Diğerleri de bir hayli saygısızlık yaptılar. Meselâ, bir hadiseyi gayet iyi hatırlıyorum:

…Bir vekilharç Hasan Efendi vardı. Haremin çarşıdan aldırdığı şeyler, onun vasıtasıyla gelirdi. O da, dışarıdan getirdiğini zâbitlerin (subayların) huzurunda harem ağalarına teslim eder, onlar da hareme götürürlerdi. …Birgün bana yeşil, mavi, sarı, rengârenk oyuncak bastonlar getirmiş. Zâbitlerin yanında bana verecek. Ben de her nedense bu değneklere pek imrenirdim. Bahçedeyiz, tam değnekler bana verileceği sırada, zâbitler tutturdular: Git babana ‘eşek’ de. Demezsen, değnekleri vermeyeceğiz’.

SULTANA HAKARETİ KALFA ÖNLEDİ

Ben de bu sözün fena bir şey olduğunu hissediyordum. Fakat, değneklerde de gözüm var. Nihayet, ağlaya ağlaya köşke gidiyorum. Hareme girdim. Bereket versin, karşıma Gülşen Kalfa çıkıyor, bana ‘Efendi, niçin böyle ağlıyorsun?’ diye soruyor. Ben de meseleyi anlatıyorum. O da beni ‘A, hiç öyle şey olur mu? Sana yakışır mı?’ diye bir güzel haşlıyor. Ben de o sayede babama gidip o hezeyanı etmiyorum. Maamafih, sonunda değnekler yine elime geçti. Galiba zâbitler nihayet yaptıklarına utandılar ve değnekleri verdiler. Maalesef zabitlerden hangisi idi bana bunu söyletmek isteyen, hatırlamıyorum.

…Alâtini Köşkü’nün bahçesinde yuvarlak, çiçekli bir tepecik vardı… Subaylar, bu tepenin etrafına çiçeklerle ‘Hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik’ yazmışlardı. Okuyabiliyordum ama, bu sözlerin ne demek olduğunu bilmiyordum. Köşkün pencerelerinden, tepenin yalnız bir tarafı görülürdü… Babam öbür tarafta ne yazdığını merak etmiş; beni çağırdı, ‘Oğlum, git bir bak bakalım, öbür tarafa ne yazmışlar’ dedi. Gittim, okuyup döndüm, söyledim. Sadece bir ‘Yaa!..’ dedi, başka tek söz etmedi. İttihatçı subaylar, ‘Hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik’ sözlerini toprağa yazmakla işi olmuş bitmiş zannediyorlardı.

…Haklarını yememek için şunu da ilâve edeyim: Pederime karşı bu derece saygısızlık edenler, benim iyi bir tahsil yapmamı istediler, içlerinden bazılarını beni okutmakla görevlendirdiler. İlk hocam, Nâzım Bey isminde bir yüzbaşıydı, beni altı-yedi ay okuttuktan sonra tayin olup gitti. Ondan sonra, Cumhuriyet zamanında Siirt Milletvekilliği yapan ve Milliyet Gazetesi’ni çıkartan Mahmud Bey (Soydan) hocam oldu.

1832955 9714d887ffffa8e5f9e291ebe1a9a3dc 1832955 9a209da5d620f1f33bb953c0e7d716e5

 

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız