Şimdi 44 yaşında bir adamım

uytuytu

Adamın yüzüne bakarken midem bulandı. Fakirlik ve çaresizlik dedikleri, bizim sevgimizdi. “Sadede gel Hakan,” dedim sözünü keserek.

“Elif çocuklarını görmek istiyor,” dedi adam nihayet asıl niyetini belli ederek. Cebinden kalın, muhtemelen içi para veya çek dolu bir zarf çıkardı. “Biliyorum, onlara sen baktın. Hakkın ödenmez. Tüm masraflarını, sana olan minnet borcumuzu fazlasıyla karşılamaya hazırız. Ama Elif artık hazır. Büyük bir evimiz var. Onlara en iyi eğitimi, en iyi hayatı sunabiliriz. Onları almaya geldim… ya da en azından, Elif’in onları görmesine izin vermeni istemeye.”

Kapının arkasından ince bir hıçkırık sesi duydum. Merve’ydi. Duvarda saklanmış, her şeyi dinliyordu. Yedi yıl önce annesinin onu bıraktığı adama şimdi kapı eşiğinde bakıyordu.

Gözlerimi Hakan’ın yüzüne diktim. Zarfı uzatan eline hiç bakmadım bile. O an, bir babanın gücünün banka hesaplarıyla, pahalı arabalarla ölçülmediğini bütün hücrelerimde hissediyordum. Bir babanın gücü, o çocukların uykularında güvende hissetmeleriydi.

“Dinle beni Hakan,” dedim, sesim karanlık sokağı yaracak kadar netti. “Yedi yıl önce o köprünün kenarında bir kadın öldü. Siz onu aldınız, yeni kıyafetler giydirdiniz, yeni bir hayat verdiniz ama Elif o gece gerçekten anne olarak öldü. O köprüde paltosunu bırakırken, anneliğini de o demirlere asıp gitti.”

Hakan bir şey söylemek için ağzını açtı ama parmağımı kaldırarak onu susturdum.

“Burada Elif’in çocuğu yok. İçeride uyuyan o on çocuk, benim çocuklarım. Onların saçlarındaki ateşin kokusunu ben bilirim. Dizlerindeki yara izlerinin hikayesini ben bilirim. Hangi yemekten nefret ettiklerini, karanlıktan korktuklarında hangi şarkıyla uyuduklarını sen değil, senin o çok pişman karın değil, ben bilirim.”

“Ama mahkeme…” diye geveledi Hakan çaresizce. “Biyolojik olarak…”

“Biyolojik olarak onları terk eden bir suçlu ve o suça ortaklık eden bir adamsın,” diyerek sözünü kestim. Sesimdeki tehdit o kadar açıktı ki, Hakan bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. “Eğer bu sokağa bir daha adım atarsan, eğer o çocuklardan birinin bile karşısına çıkıp düzenlerini bozmaya kalkarsan, yedi yıl önceki o sahte ölümü gerçeğe çeviririm. Onları benden alacak gücünüz yok. Sizin paranız, benim babalığımı satın alamaz.”

Hakan titreyen eliyle zarfı cebine geri soktu. Gözlerindeki korku ve yenilgi her şeyi özetliyordu. Anlamıştı. Karşısında bir adam değil, yavrularını koruyan bir duvar vardı. Başını eğdi, hiçbir şey söyleyemeden yağmurun karanlığında kaybolmak üzere arkasını döndü.

Kapıyı sertçe kapattım. Kilidi çevirdim.

Arkamı döndüğümde Merve karşımdaydı. Gözleri kıpkırmızıydı ama yüzünde bir tebessüm vardı. Koşarak boynuma sarıldı. Onu kollarıma alırken, başını göğsüme yasladı.

“Benim güzel kızım,” diye fısıldadım saçlarını öperken. “Benim ailem.”

Dışarıda fırtına devam ediyordu. Geçmişin hayaletleri kapımızı çalmış, fırtınayla birlikte geri dönüp gitmişlerdi. Evin içindeki o sıcak, güvenli sessizliği dinledim. Yukarıdan, çocukların odasından hafif bir yatak gıcırtısı duyuldu. Birinin üstü açılmış olmalıydı.

Merve’den nazikçe ayrıldım, ona gülümsedim. “Hadi,” dedim. “Kardeşlerinin üstünü örtelim. Sabah erken kalkıp onlara en sevdikleri kreplerden yapacağız.”

Merdivenleri çıkarken omuzlarımda hiçbir ağırlık yoktu. Ben 44 yaşında bir adamdım. Kan bağıyla olmasa da, kalple, terle ve sevgiyle yoğrulmuş on çocuğun, dünyanın en gerçek babasıydım. Ve artık, hiç kimse bunu benden alamazdı.