Torunumun okul törenine gittim

uyuytuy

Aslı… yedi yıl önce, yağmurlu bir kasım sabahı “Anneciğim, akşama görüşürüz” diyerek evden çıkan ve bir daha dönmeyen kızım. Aylarca süren aramalar, polis tutanakları, televizyon programları… Hiçbir iz bulamamıştık. Sanki yer yarılmış, kızımı ve boynundan hiç çıkarmadığı o yakut kolyeyi yutmuştu. Yıllar süren o kahredici belirsizlik, beni yaşayan bir ölüye çevirmişti. Hayata sadece oğlumun çocuğu, torunum Ege için tutunuyordum.

Peki ama Aslı’nın kolyesi, bu küçük, tanımadığım kızın boynunda ne arıyordu?

Gözlerimi sahneden bir saniye bile ayıramıyordum. Küçük kız gülümsedikçe, Aslı’nın gamzelerini görür gibi oluyordum. Kalbimdeki çarpıntı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Ellerim titriyor, alnımdan soğuk terler boşanıyordu. “Allah’ım,” diye fısıldadım içimden, “Lütfen bu bir rüya olmasın. Lütfen karanlığıma bir ışık yak.”

Gösterinin son şarkısı bittiğinde kopan alkış tufanı beni kendime getirdi. İnsanlar ayaklanıp sahneye doğru yönelirken, ben de oturduğum yerden fırladım. Çantamı koltuğun üzerinde unuttuğumun bile farkında değildim. Kalabalığı yara yara, insanlara çarparak ilerliyordum. Sesim çatallı, adımlarım dengesizdi. Sahnenin kenarındaki merdivenlere ulaştığımda öğretmenler çocukları kulise doğru yönlendiriyordu. O iki örgülü saçları, kırmızı elbiseyi aradı gözlerim. Yoktu. Panik, damarlarımdaki kanı dondurdu. Onu kaybetmemeliydim. Bu, yedi yıl sonra Aslı’ma dair bulduğum ilk ve tek izdi.

Kulise açılan kapıdan içeri daldım. İçerisi kostümlerini değiştiren çocuklar, onlara yardım eden veliler ve öğretmenlerle doluydu. Dar koridorda nefes nefese koşuştururken, gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülüyordu. Sonra onu gördüm. Koridorun sonundaki bankta oturmuş, ayaklarını sallayarak meyve suyu içiyordu. Yanında ise otuzlu yaşlarda, şefkatli bakışlara sahip bir adam diz çökmüş, onun ayakkabılarını bağlıyordu.

Titreyen adımlarla onlara doğru yaklaştım. Boğazımdaki yumru o kadar büyüktü ki konuşamayacağımdan korktum.

“Merhaba…” Sesim bir fısıltıdan farksız çıkmıştı.

Adam başını kaldırıp bana baktı. Yüzümdeki perişan ifadeyi görünce hızla ayağa kalktı. “Hanımefendi, iyi misiniz? Renginiz bembeyaz olmuş.”

Cevap vermek yerine, titreyen elimi uzatıp küçük kızın boynundaki kolyeyi işaret ettim. “Bu… Bu kolye…” dedim kesik kesik nefes alırken. “Onu nereden buldunuz?”

Adamın yüzündeki endişe, yerini bir anlık şaşkınlığa, ardından derin bir hüzne bıraktı. Küçük kızın başını okşayıp, bana doğru bir adım attı. “Bu kolyenin sizin için bir anlamı mı var?” diye sordu nazik bir sesle.

“O…” Gözyaşlarım artık kelimelerimi boğuyordu. “O kolyeyi yıllar önce kaybettiğim kızıma yaptırmıştım. Aslı’ma. Dünyada bir eşi daha yoktur. Yalvarırım bana doğruyu söyleyin. Bu kız çocuğu… Bu kolyeyi kimden aldı?”

Adam derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. Etraftaki gürültüden uzaklaşmak istercesine beni koridorun biraz daha tenha bir köşesine yönlendirdi.

“Benim adım Selim,” diyerek söze başladı. “Bu küçük melek de Rüya. Onu altı yıl önce eşimle birlikte evlat edindik. Bize geldiğinde henüz birkaç aylık bir bebekti.”

“Evlat mı edindiniz?” Dünya etrafımda dönmeye başladı devamı icin go’rsele ilerlyn diger syfaya…

“Evet. Sosyal hizmetlerden aldığımız bilgiye göre, annesi onu bir hastanenin kapısına bırakmış. Hastane kayıtlarında annenin ağır yaralı olarak getirildiği, bir trafik kazası geçirdiği yazıyordu. Maalesef genç kadın kurtarılamamış. Üzerinden hiçbir kimlik çıkmamış. Sadece… Sadece bebeğin kundak battaniyesinin içine gizlenmiş, küçük bir not ve bu kolye varmış.”

Selim Bey elini cebine attı, cüzdanından özenle katlanmış, sararmış bir kağıt parçası çıkardı. Elleri titreyerek bana uzattı. Kağıdı aldım. Üzerindeki o tanıdık, zarif el yazısını gördüğüm an dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yere, soğuk koridor zeminine çöküverdim.

“Kızımın adı Rüya olsun. Onu koruyamadım, bari bu kolye onu hep korusun. Annem… Canım annem, beni affet. Seni çok seviyorum.”

Hıçkırıklarım artık tüm koridorda yankılanıyordu. yıllardır karanlık bir kuyunun dibinde bekleyen yüreğim, bugün o kuyudan hem en büyük acısıyla hem de en büyük mucizesiyle çıkarılmıştı. Aslı’m, canım kızım, geri dönmemek üzere gitmişti ama ölmeden önce bana hayatımın en değerli mirasını bırakmıştı.

Başımı kaldırdım ve meraklı gözlerle bana bakan o küçük kıza, Rüya’ya baktım. Aslı’nın gözleri, Aslı’nın burnu, Aslı’nın gamzeleri karşımda duruyordu. Torunum Ege’nin okuduğu okula, kardeşinin kızının ne tesadüftür ki aynı şehre ve aynı sıralara gönderildiğini, kaderin ağlarını ne kadar ince ve mucizevi bir şekilde ördüğünü düşündüm.

Selim Bey yere çöküp omuzlarımdan tuttu. Ben ise kollarımı açarak, yılların hasreti, acısı ve şimdi bulduğum bu yeni umutla küçük Rüya’ya sarıldım. Gözyaşlarım onun kırmızı elbisesine damlarken, boynundaki yakut kolye göğsüme, tam kalbimin üzerine değiyordu. Aslı geri dönmemişti ama bana kendi rüyasını bırakmıştı. Hayat bazen en büyük kayıpların içinden, en güzel başlangıçları filizlendirirdi. Artık biliyordum; kaybettiğim kızımın parçası, kollarımın arasında yeniden nefes alıyordu bu hikaye kurgulanarak hazırlanmıstır.