Yaşlı komşum vefat etti. Cenazesinden sonra

hhhty

Cenazeden sonraki sabah posta kutumda kalın, mühürlü bir zarf buldum. Üzerine mavi mürekkeple adım yazılmıştı.

Sabah güneşi arkamdan vururken verandada öylece durdum. Ellerim titriyordu. Kendi kendime bunun muhtemelen anma töreninin düzenlenmesine yardım ettiğim için ailesinden gelen bir teşekkür notu olduğunu söylüyordum.

Bizim gibi kasabalarda insanlar böyle incelikler gösterir. Görünüş önemlidir ve sessizlik çoğu zaman gerçeği gizler.

Ama mektup bir teşekkür değildi.

Murat gözlerini ışıktan kısarak verandaya çıktı.

“Ne oldu?” diye sordu.

“Mehmet Bey’den.”

Mektubu ona uzattım. Sessizce okudu, dudakları hafifçe kıpırdıyordu.

“Sevgili kızım,

Bunu okuyorsan artık bu dünyada değilim.

Kırk yıldır sakladığım bir şey var. Bahçemde, yaşlı elma ağacının altında bir sır gömülü. Seni korumak için sakladığım bir sır.

Gerçeği bilmeye hakkın var, Tülay. Bunu kimseye söyleme.

Mehmet.”

Birkaç saniye sonra Murat başını kaldırdı.

“Hayatım, ölmüş bir adam neden seni arka bahçesine göndersin?”

“Ben… Elma ağacının orayı kazmamı istiyor.”

İçeriden kızımın sesi geldi:

“Anne! Sakızlı mısır gevreği nerede?”

Murat bana endişeyle baktı.
“İyi misin?”

“Bilmiyorum. Çok tuhaf. Onu neredeyse hiç tanımıyordum.”

Omzumu sıktı.

Ecrin daha yüksek sesle bağırdı:
“Anne!”

Mutfağa döndüm, mektubu masaya bıraktım.

“Buzdolabının yanındaki dolapta Ecrin. Şeker ekleme!”

Murat yavaşça, “Bir şey anlatmak istemiş belli ki. Kazacak mısın?” dedi.

En küçük kızımız Defne uykudan dağılmış saçlarıyla içeri koştu.

“Okuldan sonra Mehmet Amca’nın bahçesine gidebilir miyiz? Yaprak toplayacağım,” dedi.

Murat’la göz göze geldik.

“Belki sonra,” dedim. “Önce şu günü atlatalım.”

Gün bitmek bilmedi.

Bağcık bağladım, saç ördüm, reçelli yanakları sildim. Mektubu o kadar çok okudum ki başparmağım mürekkebi dağıttı. Her katladığımda midem biraz daha düğümlendi.

Akşam kızlar televizyon izlerken Murat ocakta makarna karıştırıyordu. Ben pencereden elma ağacının kıvrımlı dallarına bakıyordum.

Murat arkadan sarıldı.
“İstersen yanında olurum Tülay. Bunu tek başına yaşamak zorunda değilsin.”

Göğsüne yaslandım.
“Sadece cevap istiyorum Murat. Hep çok nazikti. Her yılbaşında kızlara şeker alalım diye zarf bırakırdı.”

“Öyleyse birlikte öğreniriz.”

O gece uyuyamadım. Evde dolaşıp durdum. Aynada yorgun gözlerimi gördüm. Toprak altındaki gerçekleri ortaya çıkarmaya hazır birine benzemiyordum.

Annemin sözleri aklıma geldi:

“Kim olduğunu saklayamazsın Tülay. Eninde sonunda her şey ortaya çıkar.”

Ben düzenli bir insandım. Listelerle, takvimlerle yaşardım.

Ama cebimdeki mektup o düzeni paramparça ediyordu.

Ertesi sabah kızlar okula, Murat işe gidince hastayım diye haber verdim. Bahçe eldivenlerimi giydim, küreği aldım.

Mehmet Bey’in bahçesine girerken hem izinsiz girmiş gibi hem de küçük bir kız gibi hissediyordum.

Elma ağacına doğru yürüdüm. Küreği toprağa sapladım. Beklediğimden kolay kazılıyordu.

Birkaç dakika sonra kürek metale çarptı.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Paslı, ağır bir kutu çıkardım.

Mandallı kapağını titreyen ellerimle açtım.

İçinde sararmış kâğıda sarılı küçük bir zarf vardı. Üzerinde adım yazıyordu. Altında hastane ışıkları altında yeni doğmuş bir bebeği kucağında tutan otuzlu yaşlarında bir adamın fotoğrafı duruyordu.

Yanında mavi bir hastane bilekliği vardı. Üzerinde doğum adım açıkça yazılıydı.

Gözlerim karardı.

Toprağa çöktüm.

“Hayır… Bu ben miyim?”

Zarfı açtım.

“Sevgili kızım Tülay,

Eğer bunu okuyorsan sana gerçeği kendim söyleyemeden bu dünyadan ayrılmışım demektir.

Seni terk etmedim. Benden koparıldım. Annen çok gençti. Onun ailesi en doğrusunu bildiklerini sandı.

Ama ben senin babanım.

Yıllar önce annenle iletişime geçtim. Nerede yaşadığını söyledi. Kısa süre sonra yanına taşındım. Sana zarar vermemek için uzaktan izledim. Anne oluşunu gördüm.

Seninle hep gurur duydum.

Kutunun içinde yasal belgeler de var. Sahip olduğum her şeyi sana bıraktım. Mecburiyetten değil, kızım olduğun için.

Seni seviyorum.

Baban.”

Yanında “Nermin için” yazan başka bir zarf vardı. Ayrıca yaklaşık kırk yıl öncesine ait, beni kızı ve tek mirasçısı olarak gösteren resmî bir belge bulunuyordu.

Murat beni elma ağacının altında, çamura bulanmış dizlerimle buldu.

“Canım… Ne oldu?”

Mektubu uzattım.

Gözleri satırlarda dolaştı.

“Yani… O senin baban mıydı?”

Başımı salladım ve ağlamaya başladım.

“O hep yanımdaymış Murat. Yıllarca.”

O gün annemi aradım.

“Anne, hemen gelebilir misin?”

Yirmi dakika sonra geldi. Masadaki kutuyu görünce yüzü gerildi.

“Ne oluyor Tülay?”

Fotoğrafı ve mektubu önüne koydum.

Yüzünün rengi soldu.

“Neden hiç söylemedin?” dedim. “Onun yan evde yaşamasına izin verdin.”

Sandalyeye çöktü.

“On dokuz yaşındaydım. Ailem onu seçersem beni evden kovacaklarını söyledi. Seni ya da onu seçmem gerekiyordu.”

“Yani onu sildin mi?”

Omuzları titredi.

“Seni koruduğumu sandım.”

“Hayır anne. Kendini korudun. Gerçeği gömdün.”

Masadaki mühürlü zarfı gösterdim.

“Bu da sana.”

Sonraki günler bulanık geçti. Teyzem Lale bahanelerle aradı. Mahalle imamı markette beni durdurup “Annen senin için en iyisini istedi,” dedi.

Ama artık susmayacaktım.

Bir pazar günü mezarlığa elma çiçekleri götürdüm. Mehmet Bey’in mezarının başına diz çöktüm.

“Keşke daha önce söyleseydin,” dedim.

Ertesi cumartesi aile yemeğinde herkes toplanmıştı.

Teyzem Lale yüksek sesle,
“Annen yapmak zorunda olanı yaptı. Abartma artık,” dedi.

Oda sessizleşti.

“Hayır,” dedim. “Kolay olanı yaptı. Ben üzülmekte haklıyım.”

Annem ilk kez susup sadece,
“Özür dilerim,” dedi.

Aramızdaki yara hâlâ tazeydi.

Belki bir gün iyileşir.

Belki de iyileşmez.

Ama artık gerçeği biliyordum.

Ve kimse onu yeniden toprağa gömemeyecekti.