Yıllar önce bir bit pazarından kızıma bir oyuncak ayı almıştım

1 265

Yıllar önce bir bit pazarından kızıma bir oyuncak ayı almıştım. Onu kaybettikten sonra, o ayının içinde sakladığı şeyi öğrendiğimde dünyam ikinci kez yıkıldı.

On bir yıl önce kamyon şoförlüğüne yeni başlamıştım. Hayatım direksiyon başında, uzun yolların tozunda geçiyordu. Param azdı ama hayallerim büyüktü. En büyüğü de kızım Sude’ydi. Dördüncü doğum günü yaklaşırken ona unutamayacağı bir hediye almak istiyordum. Vitrinlerdeki pahalı oyuncaklara bakıp iç geçiriyor, maaşımı hesaplıyor, yine de yetmeyeceğini biliyordum.

Bir gün semt pazarında dolaşırken, eski eşyaların satıldığı bir tezgâhta büyük, bembeyaz bir oyuncak ayı gördüm. Biraz eskimişti ama gözleri capcanlıydı. Sanki bana bakıyordu. Sanki “Beni al, onun için buradayım,” diyordu. Fazla düşünmeden satın aldım.

Sude hediyeyi açtığında gözleri parladı. O an dünyadaki bütün zenginlikler benim olmuş gibiydi. Ayıya sarılışı, yüzünü peluşuna gömüp kahkahalar atışı… O günden sonra ayı onun sırdaşı, arkadaşı, geceleri yastığı oldu.

Ben her uzun yola çıkışımda, Sude ayıyı kucağıma sıkıştırırdı.

“Baba, bunu yanına al. Yolda seni korusun,” derdi.

Ben de alırdım. Kamyonumun yolcu koltuğunda oturur, emniyet kemerini bile takardım ona. Dinlenme tesislerinde çay içerken karşıma koyar, “Ne diyorsun bakalım bugün?” diye şakalaşırdım. Yıllar boyunca o ayı benimle Türkiye’nin dört bir yanını dolaştı. Eve her dönüşümde Sude koşarak kapıyı açar, önce bana sonra ayıya sarılırdı.

“Bak baba,” derdi gülümseyerek, “ayım seni korumuş. Hem de yalnız kalmayasın diye seni bana hatırlatmış.”

Zaman geçti. Sude büyüdü. Ayıyla eskisi kadar oynamamaya başladı ama ben geleneği sürdürdüm. Bazen ayıyı yine yanıma alırdım. Sude gözlerini devirir gibi yapar, sonra dayanamaz gülerdi. O gülüş… Hayatımın en güzel sesi oydu.

Sude on dört yaşına geldiğinde hastalık kapımızı çaldı. Başta basit bir yorgunluk sandık. Sonra testler, hastaneler, beyaz duvarlar, doktorların ciddi yüzleri… Kanser dediler. O kelime kulaklarımda çınladı. Günlerimiz hastane odalarında geçti. Ben güçlü görünmeye çalıştım, o ise hep benden güçlüydü.

Bir gece elimi tuttu.

“Baba, korkma,” dedi. “Ben iyiyim.”

Ama değildi. Ve bir sabah, bütün makineler sustu.

O gün içimde bir şey sonsuza kadar kırıldı. Cenazeden sonra ev bomboş kaldı. Sude’nin odasına girmeye cesaret edemedim. Günlerce perdeleri açmadan oturdum. Nefes almak bile ağır geliyordu.

Sonra bir sabah, dayanamayacağımı anlayıp tekrar yollara dönmeye karar verdim. Belki asfaltın sesi acımı bastırırdı.

Kamyona çıktım. Kapıyı açtım. Yolcu koltuğu boştu.

Ayı yoktu.

Kalbim hızlandı. Eve koştum. Sude’nin odasının kapısında durdum. İçeri girince her şey olduğu gibiydi. Yatağının üzerinde ayı duruyordu. Onu elime aldım. Tozunu silip göğsüme bastırdım.

“Sen varsın,” dedim fısıltıyla. “O hâlâ burada.”

Kamyona geri döndüm. Ayıyı yolcu koltuğuna koyarken içinden hafif bir çıtırtı geldi. Donup kaldım. Bir şey kırılmış gibiydi. Ayıyı elime alıp dikkatlice inceledim. Sırtında düzgün olmayan bir dikiş vardı. Daha önce hiç fark etmemiştim.

Parmaklarım titreyerek o dikişi söktüm.

İçinden küçük bir ses kayıt cihazı ve sararmış bir zarf çıktı.

Dünyam durdu.

Önce zarfı açtım. Üzerinde çocuk yazısıyla “Babam için” yazıyordu. Gözlerim doldu. Mektubu titreyerek açtım.

“Baba,” diye başlıyordu, “eğer bunu okuyorsan demek ki ben artık yanında değilim. Sana sürpriz yapmak istedim ama biraz da korktum. O yüzden ayının içine sakladım.”

Nefesim kesildi. Hemen kayıt cihazını açtım devamı icin sonrki sayfya gecinz…