66 yaşında yabancı bir adamla tanıştım

hgjgjgj

Genç bir çellist olan Elif, yağmurlu bir sonbahar akşamında sığındığı eski bir sahafta 66 yaşındaki İngiliz bir adamla tanışır. Adı Thomas olan bu zarif ve gizemli yabancıyla bütün bir akşamı sanat, hayat ve geçmiş üzerine derin, unutulmaz bir sohbetle geçirirler. Aralarındaki bu entelektüel ve masum zaman paylaşımı, ertesi sabah Thomas’ın ortadan kaybolması ve geride bıraktığı akıl almaz bir emanetle Elif’in hayatının en büyük sırrını aydınlatacak; yıllardır kayıp olan bir aile mirasının ve yarım asırlık bir vefa borcunun gün yüzüne çıkmasıyla genç kadının kelimenin tam anlamıyla nefesini kesecektir. Her şey o serin Kasım akşamında, Galata’nın dar sokaklarına gizlenmiş o eski kitap kafede başladı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan kaçarken ıslanmış paltomla içeri daldığımda, içerideki loş ışık ve kahve kokusu beni anında sarmalamıştı. Köşedeki masaya geçip ıslanan notalarımı kurutmaya çalışırken onu fark ettim. 66 yaşlarında, kır saçları özenle taranmış, üzerinde yılların yaşanmışlığını taşıyan ama gözlerindeki çocuksu, bilge parıltıyı hiç kaybetmemiş yabancı bir adamdı. Karşı masamda oturmuş, eski bir kitabı inceliyordu. Notam yere düştüğünde uzanıp aldı ve bana uzatırken o büyüleyici, hafif İngiliz aksanıyla kırık ama son derece zarif bir Türkçe ile “Çaykovski… Oldukça iddialı bir seçim,” dedi. Adı Thomas’tı. O akşam onunla, kelimenin tam anlamıyla tarifsiz bir yoldaşlık ve sohbet içinde birlikte oldum.  Yan masadan benim masama geçişi, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi doğal bir akışla gerçekleşti. Sohbetimiz müzikten edebiyata, İstanbul’un eski sokaklarından insan ruhunun derinliklerine kadar uzandı. Onunla geçirdiğim o birkaç saat içinde, kendi yaşıtlarımda bile bulamadığım bir entelektüel doygunluk ve huzur hissettim. Ne bir flört ne de rahatsız edici bir yakınlık vardı; sadece iki farklı jenerasyonun, iki farklı kültürün evrensel bir dilde, sanatın dilinde birleşmesiydi bu. Ona, hayatımdaki en büyük hüznümden bahsettim. Rahmetli dedem, İstanbul’un en yetenekli keman yapımcılarından biriydi. Ancak ben doğmadan çok kısa bir süre önce atölyesinde çıkan o talihsiz yangında, hayatının şaheseri olan ve “Gece Kuşu” adını verdiği o efsanevi keman da dahil olmak üzere her şey kül olmuştu. Dedem o yangından sonra bir daha toparlanamamış ve hayata veda etmişti.  Thomas bu hikayeyi dinlerken gözlerini benden hiç ayırmadı. Bakışlarında, o an anlamlandıramadığım kadar derin, titrek bir keder ve şefkat vardı. Gecenin sonunda kafeden çıkarken, bana şefkatle gülümsedi ve “Yarın sabah saat dokuzda, Pera Palas’ın lobisinde kahvaltı edelim,” dedi. “Sana anlatmam gereken, kelimelere sığmayan bir hikayem var.” Ertesi sabah, içimde tuhaf bir heyecan ve merakla otele gittim. Hayatıma bir akşamüstü tesadüfüyle giren bu zarif adamın bana ne anlatacağını deli gibi merak ediyordum devamı icin sonrki syfaya gecinz.

Lobiden içeri girdiğimde gözlerim onu aradı ama koltuklar boştu. Resepsiyona yaklaşıp Thomas’ı sordum. Görevli bana hafifçe tebessüm ederek, “Thomas Bey bu sabah erkenden İngiltere’ye dönmek üzere havaalanına geçti efendim,” dedi. O an kalbimde koca bir boşluk hissettim. Neden bir veda bile etmeden gitmişti? Görevli sözlerine devam etti: “Ancak size ulaştırmamız için bir emanet bıraktı.” Görevli, masanın altından oldukça eski, üzerinde zamanın izlerini taşıyan ama çok iyi bakılmış, koyu renkli ahşap bir keman kutusu çıkardı. Kutuyu titreyen ellerle teslim aldım. Üzerinde ismimin yazılı olduğu bir zarf duruyordu

Lobiye çökercesine oturdum ve zarfı yırttım. Mektubun ilk satırlarını okuduğumda gerçek nefesimi kesti. Kelimeler boğazıma dizildi, gözyaşlarım görüşümü bulandırdı. “Sevgili Elif,” diyordu mektup. “Dün akşam o kafede seni gördüğümde, deden İhsan Usta’nın gözleriyle bana baktığını anında hissettim. Ben, kırk yıl önce o atölyede çıraklık yapan, yirmili yaşlarındaki o toy ve korkak İngiliz genci Thomas’ım. O yangın çıktığında atölyedeydim. Alevler her yeri sararken kurtarabildiğim tek şey, dedenin şaheseri ‘Gece Kuşu’ydu. Ancak keman büyük hasar almıştı. O gece korkudan ve utancımdan kimseye bir şey diyemeden İstanbul’u terk ettim. Hayatımı, dedenin bana öğrettiği o eşsiz zanaata, sadece bu kemanı eski ihtişamına kavuşturmaya adadım. Yıllarımı aldı, doğru ağacı, doğru cilayı, doğru ruhu bulmak tam kırk yılımı aldı. Dün akşam, eseri nihayet tamamlayıp dedenin kabrini ziyaret etmek ve kemanı ait olduğu topraklara, ailene bırakmak için buradaydım. Seni o kafede notalarınla gördüğümde, kaderin kusursuz bir döngüyü tamamladığını anladım.” Titreyen ellerimle ahşap kutunun mandallarını açtım. Kırmızı kadifenin üzerinde, sanki hiç yangın görmemiş, yılların hüznünü üzerinde asil bir zırh gibi taşıyan o kusursuz keman, “Gece Kuşu” duruyordu. Ahşabın kokusu, geçmişin, dedemin, ve hiç tanımadığım o yarım asırlık vefanın kokusu gibiydi. 66 yaşındaki o yabancı adam, hayatımın en büyük boşluğunu sessizce doldurmuş ve ardında paha biçilemez bir miras bırakarak kayıplara karışmıştı. Gözyaşlarım kemanın cilalı yüzeyine damlarken, hayatın tesadüflere inanmayan o muazzam matematiğine bir kez daha hayran kaldım. O sabah, nefesimi kesen şey sadece bir sırrın açığa çıkması değil, insan kalbinin taşıyabildiği o muazzam, tertemiz vicdan yüküydü.