Yetmişinci yaş günümde oğlum

Beni Uzaklaştırma Planı
Güneş doğduğunda ev sessizdi. Huzurlu değil. Sessiz. Huzur; güneş ışığı perdelere değerken mutfakta damlayan kahvedir. Huzur; Gül’ün verandada fesleğenleri sularken mırıldandığı şarkının hatırasıdır. Bu ise, insanların çok fazla şeyi alıp hâlâ güvende olduklarına inandıkları o andan sonraki sessizlikti.
Çalışma masamda, rakamlarla dolu bir defterle oturuyordum. Her şeyi beş kez toplamıştım; matematikten şüphe ettiğim için değil, gördüğüme inanmak istemediğim için. Dört yıl içinde Adnan ve Selin bana 187.420 dolara (yaklaşık 6 milyon Türk Lirası) mal olmuşlardı. Mutfak masrafları, faturalar, araba tamirleri, sigortalar, nakit çekimler, kıyafetler, sahte acil durumlar, spor salonu üyelikleri ve insanlara kendi paralarıyla gittiklerini söyledikleri o Antalya tatili…
Ancak ellerimi buz kestiren rakam 42.800 dolardı. Selin‘in adıyla bağlantılı bir ödeme. Bir iş kurma ücreti, bir kira depozitosu… “Gümüş Kapı Yaşlı Bakım ve Geçiş Hizmetleri” adlı bir şirket. Daha derine baktım ve Adnan‘ın bir zamanlar bilgisayarımda kullandığı ve kapatmayı unuttuğu eski bir e-posta hesabında bir makbuz buldum.
Konu: Ön Alım Paketi — Haşim Bey Benim adım. Adnan‘ın değil. Selin‘in değil. Benim.
Dosyayı açtım. Bu bir huzurevi geçiş paketiydi. Formda benim “hafıza kaybı yaşayan, kafa karışıklığı olan, bağımlı, muhtemelen paranoyak ve duygusal dengesizliği olan” biri olduğum yazıyordu. Adnan ise mali karar vericim olarak listelenmişti. Tercih edilen geçiş tarihi: altmış gün içinde. Beni kendi evimden uzaklaştırmayı planlıyorlardı. Yakında.
Sonra taslak bir vekaletname belgesi buldum. Üzerinde imzam vardı. Ama bu benim imzam değildi. Bir çekten kopyalanmış gibi duruyordu. Uzun bir süre masamdaki Gül’ün fotoğrafına bakakaldım. 1987 yılında arka bahçemizdeydi, elinde çilekler vardı ve karenin dışındaki bir şeye gülüyordu. “Bunca şeyi,” diye fısıldadım, “beni eski bir mobilya gibi sokağa atsınlar diye atlatmadık.”
Aşağıda bir kapı açıldı. Selin güldü. Adnan homurdandı. Birileri uyanıyordu. Her şeyi iki flash belleğe kopyaladım. Birini Gül’ün eski mücevher kutusunun gizli bölmesine, diğerini ceketimin cebine koydum. Sonra duş aldım, tıraş oldum ve en iyi lacivert takım elbisemi giydim. Gül’ün cenazesinde giydiğim takımın aynısını. Bazı kıyafetler kutlama için değildir. Bazıları zırhtır.
Aşağı indiğimde yemek odası; kirli tabaklar, kadehler, tavuk kemikleri ve pasta kırıntılarından oluşan bir suç mahalli gibiydi. Kapının önünde Karabaş‘ın eski kabı hâlâ duruyordu, dökülen biralardan dolayı içindeki mamalar şişmişti. Kabı çöpe attım ve ellerimi yıkadım.
Selin mutfağa girdi, üzerinde Gül’ün uçuk mavi sabahlığı vardı. Olduğum yerde kaldım. Gül o sabahlığı her Pazar sabahı giyerdi. Öldükten sonra onu dikkatlice katlayıp sandığa koymuştum. “Günaydın Haşim Bey,” dedi Selin esneyerek. “Pek şıksınız. Camiye mi?” Sabahlığa baktım. “Onu üzerinden çıkar.” Aşağıya bakıp sırıttı. “Öylece eski sandıkta duruyordu. Kimse kullanmıyordu sonuçta.” Kimse. Bu kelime içimden bir çivi gibi geçti.
Adnan çıplak ayakla, dünkü gömleğiyle içeri daldı. “Bu takım elbise de ne?” diye sordu. “Kahve yapar mısın?” “Hayır,” dedim. Yavaşça döndü. “Hayır mı?” “Hayır.” Selin güldü. “Hâlâ şaka yüzünden kızgın mısın?” “O bir şaka değildi.” Adnan, sanki onu çok yoruyormuşum gibi iç çekti. Sonra ikisinin de telefonu aynı anda titredi. Adnan ekranına baktı. Yüzü değişti. “Benim kartım neden reddedildi?” Selin telefonuna sarıldı. “Benimki de!” Bana baktılar. “Ne yaptın sen?” diye sordu Adnan. “Kartları iptal ettim.” “Bunu yapamazsın!” diye bağırdı Selin. “O kartlar benimdi.” “Bir anlaşmamız vardı!” “Hayır,” dedim. “Erişiminiz vardı. Bu bir anlaşma değildir.”
Adnan üzerime yürüdü. “Şunları tekrar aç.” “Hayır.” Sesi alçaldı. “Benimle oyun oynama.” Yıllardır ilk kez, onun öfkesi beni korkutmadı. Aksine onu daha net görmemi sağladı. “Oyun oynamıyorum,” dedim. “Oyunları bitiriyorum.”
Selin sesini yumuşattı. “Haşim Bey, dün gece işler çığırından çıktı. İçmiştik. Kimse sizi kırmak istemedi.” “Karımın sabahlığını çıkar.” Yumuşaklığı anında yok oldu. Adnan elini tezgaha vurdu. “Yeter artık şu sabahlık meselesi!” “Hayır,” dedim sakince. “Sizin meseleniz bitti. Bugün saat on sekiz’e kadar herkesin bu evden gitmesini istiyorum.”
Selin kahkaha attı. “Bu yasal değil.” “Değil. Siz kiracı değilsiniz. Hiç kira ödemediniz. Hiç sözleşme imzalamadınız. Burada benim iznimle yaşadınız.” Adnan beni işaret etti. “Kendi oğlunu sokağa atmazsın.” “Dün gece, misafirlerin önünde babana köpek maması verdin. Kan bağının zulmü mazur gösterdiği yalanını artık bırakalım.” Sonra Selin o cümleyi kurdu: “Kafan karışmış senin. Tam da endişelendiğimiz şey buydu işte.” İşte tuzak buydu.
Bakımevi kayıt formunu tezgaha koydum. İkisi de dokunmadı ama tanıdılar. “Özel dosyalarımı mı karıştırdın?” dedi Selin. “Üzerinde benim adım yazıyordu.” Adnan‘ın rengi attı. “Baba, dinle…” “Hayır, sen dinle. Hafıza kaybı. Duygusal dengesizlik. Altmış gün içinde geçiş. Sahte bir vekaletname.” Selin çenesini dikti. “Sana yardım etmeye çalışıyorduk!” “İmzamı taklit ederek mi?”
Adnan fısıldadı: “Selin…” Selin ona bir bakış fırlattı. Ona döndüm: “Biliyordun.” “Öyle değildi…” “O zaman nasıl olduğunu anlat.” Yüzünü sıvazladı. “Yaşlanıyorsun. Bu ev sana çok fazla geliyor.” “Tüm faturaları ben ödüyorum.” “Bir şeyleri unutuyorsun!” “Hiçbir şeyi unutmadım.”
Selin öne çıktı. “İnkar, sizin yaşınızdakilerde çok yaygındır.” Ona uzun uzun baktım. Sonra verandaya çıktım ve avukatımı aradım.
3. Bölüm: Kendi Evimdeki Şahitler
Avukatım Vedat, Gül’ün miras işlerini halletmişti. Seksen iki yaşındaydı, bir cam kırığından daha keskindi. “Yetkisiz kişilerin evden çıkarılmasını istiyorum,” dedim ona. “Ayrıca mali istismar, kimlik hırsızlığı ve sahtecilik bildiriminde bulunmam gerekiyor.” Kısa bir sessizlik oldu. “Güvende misin?” “Şimdilik.” “Otuz dakika içinde oradayım. Polisi ara. Onlarla yalnız tartışma.”
Saat on olduğunda evimde, doğum günü yemeğimden daha fazla şahit vardı. İki polis memuru holde duruyordu. Vedat yemek masasında çantası açık oturuyordu. Yeğenim Suna (Ceren veya Elif değil) yanımdaydı; sadece hemşirelerin sahip olabileceği o kontrollü öfkeyle bakıyordu. Suna, Selin’e bakıp “Ben çıkarmadan önce o sabahlığı üzerinden çıkar,” deyince Selin nihayet sabahlığı çıkarmıştı.
Adnan şöminenin önünde volta atıyordu. “Bu delilik! O benim babam. Bu ailevi bir mesele.” Vedat başını kaldırmadı. “Sahtecilik ailevi bir mesele değildir.”
Memurlardan biri açıklama yapmamı istedi. Duygusal değil, bir muhasebeci gibi anlattım: Kimin yaşadığı, kimin ne ödediği, dün geceki yemekte olanlar, hangi kartların iptal edildiği, hangi belgeleri bulduğum… Köpek maması meselesinden bahsettiğimde, memurlardan biri Adnan’a bariz bir tiksintiyle baktı.
Adnan bunu gördü. “Şakaydı o!” diye bağırdı. Suna ona döndü: “Annen hayattayken insanlar buna gülüyor muydu?” Bu onu susturdu. Bir an için eski halini gördüm; köpeğimiz öldüğünde ağlayan, annesinin kucağında uyuyan o çocuğu… Sonra gözlerini kaçırdı ve dönüştüğü o adam geri geldi.
Selin tekrar denedi: “Haşim Bey’in kafası karışıyor. Geçen ay onu cüzdanından para almakla suçladı.” “Çünkü aldın,” dedim. Polislere acıklı bir şekilde gülümsedi. Vedat masanın üzerinden bir banka dekontu uzattı. “O tarihe ait ATM görüntüleri var. Kart, Haşim Bey kardiyoloji randevusundayken iki sokak ötede kullanılmış. Selin Hanım ise o sırada randevuda değildi.” Selin’in gülümsemesi soldu.
Adnan ona baktı. “Kartı onun verdiğini söylemiştin!” Selin tısladı: “Kapa çeneni.” Çatlak büyüyordu. Vedat başka bir dosya açtı. “Bu vekaletnamedeki imza sahtedir. Miras belgeleriyle kıyaslandığında fark çok barizdir.”
Selin ayağa kalktı. “Gidiyorum ben.” Memurlardan biri kapıya doğru hareketlendi. “Gidebilirsiniz hanımefendi ama adres ve iletişim bilgilerinizi almamız gerekiyor.” “Ben burada yaşıyorum!” “Hayır,” dedim. “Yaşamıyorsun.”
Bana öyle bir baktı ki… O ana kadar onun için sadece terlikli bir cüzdandım. Şimdi ise bir şahittim. Bu onu korkuttu. Adnan yanıma geldi. “Baba lütfen. Bunu yapma.” Sesi titredi ve Allah yardımcım olsun, bu hâlâ canımı yakıyordu. Bir babanın kalbi bir şalter değildir. Çocuğun zalimleştiği için onu sevmeyi bırakmazsın. Sadece sınırsız sevginin, ona bu kötülüğü yapması için izin verdiğini öğrenirsin.
“İşin bu noktaya gelmesini istememiştim,” dedi. “Peki nereye kadar gitmesini istiyordun?” Yutkundu. “Selin dedi ki vekaleti alırsak her şeyi biz yönetiriz. Evi satarız, seni güzel bir yere yerleştiririz.” “Annenle kurduğumuz yuvadan beni atarak mı?” “Burada sonsuza kadar yaşayamazsın.” “Hayır. Ama buradan ne zaman gideceğime ben karar verebilirim.”
Gözleri doldu. “Boğuluyorum baba. Borcum var.” “Ne kadar?” Vedat cevapladı: “Haşim Bey’in kayıtlarına göre en az yetmiş bin dolar.” Adnan yüzünü kapattı. “Kumar borçları, krediler… Selin evin her şeyi çözeceğini söyledi.” Selin bağırdı: “Üstüme yıkma!” Adnan ona döndü: “Sen zorladın!” “Zorladım çünkü sen işe yaramazın tekiydin!”
Sonra Selin bana döndü: “Biz burada nefes alamazken sen yarım milyon dolarlık evin üzerine çökmüştün! Planın neydi? Ölene kadar beklemek mi?” Memurun kalemi durdu. “Siz yaşlılar; evleri, paraları, anıları istifliyorsunuz ve herkesin size tapmasını bekliyorsunuz,” dedi Selin.
Çok sakin durdum. “Bu ev sadece bir ‘nesne’ değil,” dedim. “Bu ev, karımın otuz sekiz yıllık kahkahasıdır. Kiler kapısındaki boy ölçüleri, fırtınadan sonra kendi ellerimle onardığım verandadır. Gül’ün elini tutarken son nefesini verdiği yatak odasıdır. Toprağı ölmesin diye hâlâ domates ektiğim bahçedir.” Sesim sakindi ama Selin gözlerini kaçırdı. Onun gibi insanlar, kutsal olan şeylerden nefret ederler. Çünkü kutsal olanı çalmak daha zordur.
Akşama doğru gitmişlerdi. Selin ilk çıkan oldu, benim paramla aldığı marka valizleri sürüklüyordu. “Bu müzede yalnız başına öleceksin,” dedi. “Belki,” dedim. “Ama kendi evimde öleceğim.”
Adnan elinde bir çanta ile verandada duruyordu. “Baba,” dedi. Bekledim. “Özür dilerim.” Bu kelimelerin bir şeyleri düzeltmesini istedim. Düzeltmedi. “Şu an pişman olduğuna inanıyorum,” dedim. “Ne demek bu?” “Erişimin kesildiği için pişmansın demek.” Gözlerini indirdi. “Gidecek yerim yok.”
İçeriye, Selin‘in sanki oraya aitmiş gibi oturduğu Gül’ün sandalyesine baktım. “Bir yuvan vardı,” dedim. “Onu bir av sahasına çevirdin.” Ağlamaya başladı. “Baba lütfen.” “Bir haftalık otel paranı ödeyeceğim. Sana bir borç danışmanının ve kumar bağımlılığı programının numaralarını vereceğim. Ayık olduğunda, bir işin olduğunda ve tedaviye başladığında seninle konuşurum. Ama bu gece benim çatımın altında uyumayacaksın.” “Evi bana tercih mi ediyorsun?” “Hayır. Seni sevecek bir parçam kalması için kendimi seçiyorum.” “Senden nefret ediyorum.” “Biliyorum.” “Zalimsin.” “Hayır,” dedim. “Geç kaldım.”
4. Bölüm: Gerçekler Aileye Ulaşıyor
Ertesi gün baldızım Müzeyyen aradı. “Haşim, neler oluyor? Adnan bir şaka yüzünden onu evden attığını söylüyor.” Dosyalarıma baktım. İlk kez, insanları kendi yarattıkları gerçeklerden korumayı bıraktım. Ona mama kabının fotoğrafını, banka dökümlerini ve sahte kayıt formunu gönderdim. On dakika sonra ağlayarak geri aradı.
Aile grubuna şu mesajı attım: “Dün gece 70. yaş günümde oğlum önüme köpek maması koydu. Bu sabah ise rızam olmadan beni bir huzurevine kapatmaya çalıştıklarını öğrendim. Belgeler elimdedir, kafa karışıklığı yaşadığımı düşünen varsa gönderebilirim.”
Gelen özür mesajlarına cevap vermedim. Toplum önünde aşağılanan bir adamın, o topluluğa teselli borcu yoktur. Ama bir mesaj çok önemliydi. Torunum Mine’den (Mine is a good replacement for Mia) gelmişti. Adnan’ın eski eşinden olan kızıydı. Selin eve gelince Mine gelmeyi bırakmıştı. Adnan bana “gençlerin işi başından aşkın” demişti.
Mine’nin mesajı şuydu: “Dede, babam senin beni istemediğini, sana babaannemi hatırlattığım için benden rahatsız olduğunu söylemişti. Doğru mu?” Ekran bulanıklaşana kadar okudum. Hemen onu aradım. İkimiz de ağladık. O öğleden sonra annesi onu eve getirdi. Torunum verandada duruyordu; Gül’ün gözlerine sahipti. Dört çalınmış yıl önümde duruyordu.
“Hâlâ aynı kokuyor,” diye fısıldadı içeri girerken. “Limonlu temizleyici herhalde,” dedim. “Hayır,” dedi. “Babaannemin evi gibi kokuyor.” “Öyle zaten,” dedim.
Mine kiler kapısındaki boy ölçülerine dokundu. Adının altındaki çizgiye baktı. “Babam üzerini boyadığını söylemişti.” “Asla yapmam.” Bana sarılıp ağladı. O an ev, bir mezar olmaktan çıkıp bir yuva olmaya geri döndü.
5. Bölüm: Mesafe ve Hesaplaşma
Soruşturma yavaş ilerledi. Selin suçlamaları reddetti. Adnan ise kullanıldığını iddia etti. Yaşlı olmak zayıf olmak demek değildir. Yalnız olmak, her an sömürülebilir olmak demek değildir.
Doğum günümden bir ay sonra tekrar bir yemek verdim. Bu sefer dört kişilik: Suna, torunum Mine, annesi ve ben. Mine masaya bir tabak fazla koydu. “Babaannem için,” dedi. Boğazım düğümlendi. “O onun sandalyesiydi.” “Biliyorum.”
Yemekte kapı çaldı. Adnan gelmişti. Zayıflamış, tıraşsız, elinde bir zarf… “Sorun çıkarmaya gelmedim,” dedi. “Bir mektup yazdım. Danışmanım henüz af dilemememi, sadece yaptıklarımı kabul etmemi söyledi.” Mine için yalan söylediğini itiraf etti. “Başarısız olduğumu hissettiğim için onun bu evde mutlu olmasından nefret ettim,” dedi.
Bu, oğlumun yıllardır söylediği ilk dürüst şeydi. Hiçbir şeyi tamir etmedi ama gerçekti. “İçeri girmeyi beklemiyorum,” dedi. “Güzel.”
Vasıf‘ın (the dog) eski kabını barınağa bağışladım. Bazı nesneler daha iyi anıları hak eder. Selin sahtecilikten yargılandı. Adnan onun aleyhine tanıklık yaptı. Pişmanlık, denetimli serbestlik ve kamu davasıyla karşı karşıya kaldı.
Duruşmada şunları söyledim: “Yetmiş yaşındayım. Yaşlı istismarı her zaman çalınan çeklerle başlamaz. Bazen şakalarla başlar. Göz devirmelerle başlar. Size engel gibi bakılmasıyla başlar. Oğlum bana köpek maması verdi. Bu benden para çalmadı ama bana gerçeği söyledi: Beni artık babası olarak değil, bir engel olarak görüyordu.”
Adnan başını eğdi.
Bir yıl sonra, yetmiş birinci yaş günümde masada yine aynı kişiler vardı. Adnan da oradaydı; temiz, işe girmiş ve para istemeyen bir adam olarak. Bana çerçeveli bir fotoğraf getirdi. Evin gün batımındaki hali… Arkasına şunu yazmıştı: “Bu evin benim sığınağım olmadan önce senin hayatın olduğunu unuttum. Özür dilerim.”
Hâlâ duldum. Hâlâ canımı yakmış bir oğlum vardı. Ama artık üst kattaki bir hayalet değildim. Ben Haşim‘dim. Bu benim evimdi. Benim koltuğumdu. Tapuda benim adım yazıyordu.
Saygı, çocukların canları istediğinde ebeveynlerine verdikleri bir hediye değildir. Saygı, birinin kalbinde kalmak için herkesin ödemesi gereken bir kiradır. Eğer ödemeyi reddederlerse, onları hâlâ sevebilirsiniz. Ama kapıyı kilitsiz bırakmak zorunda değilsiniz.
SON.

Son yorumlar