Anneler Günü’nde küçük bir kız çocuğu oğlumun sırt çantasını elinde tutarak kapımı çaldı

ll

Anneler Günü’nde, küçük bir kız çocuğu oğlumun sırt çantasını elinde tutarak kapımı çaldı ve “Bunu arıyordun, değil mi? Gerçeği bilmen gerekiyor” dedi.

Sekiz yaşındaki oğlum Umut, Anneler Günü’nden sadece bir hafta önce okulda hayatını kaybetti ve aynı gün okul çantası ortadan kayboldu. Herkes bana ortaya çıkarılacak başka bir şey olmadığını söylüyordu. Sonra küçük bir kız o çantayı tutarak kapıma geldi ve içeri getirdiği şey, oğlumun son günleri hakkında bildiğimi sandığım her şeyi değiştirdi.

Oğlum Umut, okulda yere yığıldığında henüz sekiz yaşındaydı. Sonrasında herkes aynı şeyi söyleyip durdu: Kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Onlara inanmaya çalıştım, çünkü aksine inanmak dayanılmaz hissettiriyordu.

Ama Umut’un parlak kırmızı Örümcek Adamlı çantası, onunla aynı gün yok oldu. Bu, kimsenin açıklayamadığı kısımdı.

Öğretmeni Bahar Hanım, çantanın nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi. Okul müdürü Meral Hanım, okulun her yerini aradıklarını belirtti. Hatta durumu tekrar sorduğumda görevli memur bile huzursuz görünüyordu.

Mutfağımdaki masada karşımda otururken nazikçe, “Hülya Hanım,” dedi, “cevaplar aradığınızı biliyorum ama acil durumlar sırasında eşyalar kaybolabilir.”

Ona dik dik baktım. “Oğlum okulda yere yığıldı ve her gün yanında taşıdığı tek şey yok oldu. Bu, ‘kaybolmakla’ aynı şey değil.”

Tartışmadı. Kimse tartışmadı. Ve nedense bu, durumu daha da kötüleştirdi.

Boş Bir Kahvaltı Sofrası

Anneler Günü sabahı, oturma odasının zemininde, kucağımda Umut’un dinozorlu battaniyesi ve sehpada mısır gevreği kâsesiyle oturdum. Her yıl bana kahvaltı hazırlardı. Umut için kahvaltı; kuru mısır gevreği, yanından taşmış fazla süt ve bahçeden kökleriyle birlikte koparılmış çiçekler demekti.

Bu yıl o kâse boştu.

Saat dokuzda kapı zili çaldı. Görmezden geldim. Bir taziye yemeğiyle, başka bir sempati kartıyla ya da acıyan gözlerle yüzleşecek gücüm yoktu. Sonra zil tekrar çaldı. Ardından acı acı vurulmaya başlandı.

Kendimi yukarı ittim, yüzümü sildim ve birini geri çevirmeye hazır bir halde kapıyı açtım. Ama basamaklarda küçük bir kız çocuğu duruyordu.

Kahverengi saçları birbirine karışmıştı. Yanakları ıslaktı. Omuzlarından aşağı büyük gelen bir kot ceket sarkıyordu. Kucağında ise Umut’un çantası vardı.

Elimle kapı eşiğini sıkıca kavradım. “Siz Umut’un annesi misiniz?” diye sordu. Başımı salladım. Çantaya daha sıkı sarıldı. “Bunu arıyordunuz, değil mi?”

“Onu nereden buldun tatlım?”

Umut korumamı söyledi. O benim arkadaşımdı.”

Göğsüm sıkıştı. “Bunu sana ne zaman söyledi?”

“O gün.”

Çantaya uzandım ama bir adım geri çekildi. “Hayır,” diye fısıldadı. “Önce söylemem lazım, yoksa korkup kaçarım.”

Yutkundum. “Adın ne?”

Selin.”

“İçeri gel Selin. Meyve suyu ister misin?”

Sanki birisi onu durduracakmış gibi arkasına bakındı. “Ben çalmadım,” dedi.

“Biliyorum.”

“Onu koruyordum.”

Bu sözler beni neredeyse paramparça edecekti. Kapıyı biraz daha açtım. “O zaman bakalım Umut içeride ne bırakmış.”

Çantanın İçindeki Sır

Selin, çantayı mutfak masama kutsal bir şeymiş gibi bıraktı. “Anlat bana,” dedim.

Başını iki yana salladı. “Açın.”

Parmaklarım titreyerek çantanın fermuarını açtım. İçeride örgü şişleri, lavanta rengi ve beyaz yünler, bir kâğıt örneği ve kağıt mendile sarılmış yumru bir şey vardı. Dikkatlice dışarı çıkardım…Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirisniz.