Şimdi 44 yaşında bir adamım

1 108

Şimdi 44 yaşında bir adamım. Ve son 7 yıldır, biyolojik olarak bana ait olmayan 10 çocuğun babalığını yapıyorum. Annem o gece nehre düşmedi, baba. Annem o gece bizi kendi isteğiyle terk etti.”

Kelimeler havada asılı kaldı. Odanın içindeki oksijenin bir anda çekildiğini hissettim. Eski ahşap saatin tiktakları beynimin içinde yankılanan bir çekiç sesine dönüştü. Merve’nin yüzüne baktım; gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama bakışlarında yedi yıldır taşıdığı o ağır yükü nihayet yere bırakmanın verdiği acı dolu bir kararlılık vardı.

“Nasıl yani?” Sesim bana ait değilmiş gibi, çok uzaklardan, boğuk bir fısıltı halinde çıkmıştı. “Polis… çanta… palto… Günlerce aradılar Merve. Ne demek terk etti?”

Merve derin, titrek bir nefes daha aldı. Elleriyle dizlerini sıkıyordu. “O gece arabada yalnız değildik. Yani… oraya gittiğimizde bizi bekleyen biri vardı.”

Zihnim yedi yıl öncesine, o karanlık, yağmurlu sonbahar gecesine gitti. Karakolun soğuk koridorları, polislerin çaresiz bakışları, nehrin kenarında çekilmiş o sarı güvenlik şeritleri… Hepsi birer yalan mıydı?

Merve anlatmaya başladı. Sesi yavaş ama keskindi. “Annem arabayı köprünün kenarına çektiğinde çok sakindi. Panik yoktu, korku yoktu. Bana dönüp, ‘Birazdan bir araba gelecek, ona bineceğim. Sen burada bekleyeceksin,’ dedi. Çantasını bilerek koltukta bıraktı. Paltosunu çıkardı, korkulukların üzerine kendi elleriyle astı. O sırada siyah, lüks bir araba yanaştı. İçinden takım elbiseli bir adam indi. Annem bana son bir kez sarıldı…”

Merve burada duraksadı. Gözlerini kapattı, sanki o anı tekrar yaşıyordu. “Bana dedi ki, ‘O size benden daha iyi bakacak. Eğer benim gittiğimi söylersen, sizi yetimhaneye verirler. O adamın sizi sevmesini istiyorsan, hiçbir şey hatırlamadığını söyleyeceksin. Annem öldü diyeceksin.’ Sonra o adama doğru yürüdü, arabaya bindi ve gittiler. Ben o karanlıkta, o soğukta saatlerce yürüdüm baba. Korkudan değil, annemin bizi bir yük gibi fırlatıp atmasını hazmedemediğimden konuşmadım. Ve sen… Sen hepimiz için savaştın. Eğer gerçeği bilseydin, başkasının çocukları için hayatını mahvetmezdin diye düşündüm. Seni de kaybetmekten korktum.”

Sözleri birer bıçak gibi göğsüme saplanıyordu. Yedi yıl. Yedi koca yıl boyunca bir hayalin, bir trajedinin yasını tutmuştum. Mahkeme salonlarında “Ben onlara bakabilirim!” diye bağırırken, o kadın yeni bir hayata adım atıyordu. Geceleri en küçükleri ateşlendiğinde sabahlara kadar başucunda beklerken, veli toplantılarında ‘babası’ sıfatıyla o sıralarda gururla otururken, Elif beni ve kendi on çocuğunu geride bırakıp kaçmıştı.

Öfke, içimde devasa bir dalga gibi kabardı. Kendimi kullanılmış, aldatılmış ve aptal yerine konmuş hissediyordum. Ayağa kalktım, ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Odanın içinde volta atmaya başladım. “Neden şimdi?” diye bağırdım birden. “Neden yedi yıl sonra Merve? Neden şimdi söylüyorsun bunu bana?!”

Merve ayağa kalktı ve karşıma geçti. Artık o korkak küçük kız değildi. “Çünkü artık bir yetişkinim baba. Ve senin gerçeği bilmeye hakkın var. Sen bizim için hayatından vazgeçtin. Kendi aileni kurabilirdin, kendi çocukların olabilirdi. Ama sen bizim kahramanımız olmayı seçtin. Ben bu yalanla daha fazla yaşayamam. Sen bir yalana hizmet etmiyorsun, sen bizim gerçek babamızsın. O kadının kim olduğu umurumda bile değil.”

O an durdum. Merve’nin yüzündeki o saf sevgiye, bana ‘baba’ derken titreyen sesindeki o çaresiz minnettarlığa baktım. İçeriden, diğer odadan küçük Can’ın gülüşme sesleri geliyordu. Zeynep’in müzik çalarının sesi duyuluyordu. Bu ev, bu dağınık, gürültülü ve sevgi dolu ev… Benim eserimdi. Elif’in değil. Elif sadece doğurmuş ve kaçmıştı. Ben ise onları büyütmüş, yaralarını sarmış, insan yapmıştım. Öfkem bir anda yerini tuhaf bir huzura, bir kabullenişe bıraktı.

Merve’ye doğru adım attım ve ona sıkıca sarıldım. Yılların biriktirdiği tüm o gözyaşları, tüm o bastırılmış duygular omuzlarımdan dökülüp gitti. “Siz benim hayatımı mahvetmediniz,” diye fısıldadım saçlarını okşarken. “Siz benim hayatım oldunuz. Kan bağı hiçbir şeydir kızım. Sen benim en büyük kızımsın. Bunu hiçbir yalan, hiçbir gerçek değiştiremez.”

O gece, yedi yıl sonra ilk defa kabus görmeden, göğsümdeki o görünmez ağırlık olmadan uyudum. Elif’in yasını tutmayı o saniye bıraktım. O artık benim için ölmüştü; ama nehirde boğulduğu için değil, kalbimde kasten kendini öldürdüğü için.

Günler geçti. Hayatımız kendi normal, kaotik akışına geri dönmüştü. Sabahları onlara kahvaltı hazırlıyor, okullarına bırakıyor, akşamları büyük sofranın etrafında günün kritiğini yapıyorduk. Merve’nin itirafı aramızdaki bağı koparmamış, aksine görünmez halatlarla bizi birbirimize daha da sıkı bağlamıştı. Artık bir sırrımız yoktu. Evin duvarları, yalanların gölgesinden kurtulmuştu.

Ancak kaderin, bu hikayeye henüz son noktayı koymaya niyeti yoktu.

Geçen akşam, hava tıpkı yedi yıl önceki o lanet olası gece gibi fırtınalıydı. Yağmur damlaları pencerelere öfkeyle çarpıyor, rüzgar evin çatısında uğulduyordu. Çocukların çoğu odalarında uykuya dalmış, sadece Merve ve ben salonda televizyonun karşısında sessizce oturuyorduk.

Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Tam o sırada kapı çaldı.

İkimiz de birbirimize baktık. Bu saatte, bu havada kim olabilirdi? Merve’nin gözlerinde anlık bir panik gördüm. “Ben bakarım,” diyerek ayağa kalktım. Adımlarım istemsizce yavaştı. Kapının kolunu tuttum ve derin bir nefes alarak açtım.

Karşımda duran adam, soğuktan ve yağmurdan sırılsıklam olmuştu ama giydiği pahalı kaşmir palto, özel dikim olduğu her halinden belli olan takımı ve lüks saati, bu mahalleye ait olmadığını bağırıyordu. Kırklarının sonlarında, saçlarına hafif aklar düşmüş, yüzünde hem bir suçluluk hem de garip bir cüretkar ifade olan bir adamdı.

“Siz… siz misiniz?” dedi adam titreyen bir sesle. Gözleri beni baştan aşağı süzdü.

“Kime bakmıştınız?” dedim soğuk ve mesafeli bir tavırla. Vücudumla kapıyı kapatarak içeriyi görmesini engelledim.

Adam boğazını temizledi. Gözlerini kaçırarak, “Adım Hakan,” dedi. Sonra yutkundu ve o cümleyi kurdu: “Ben, Elif’in eşiyim.”

Zaman bir an için tekrar durdu. Beynimdeki tüm çarklar hızla dönmeye, parçaları birleştirmeye başladı. O gece, siyah arabadan inen adam… Merve’nin anlattığı o lüks araba… Elif’in uğruna on çocuğunu, evleneceği adamı, hayatını terk ettiği o yeni, parlak dünyanın sahibi. Karşımdaydı. Eşiğinde durduğu ev, onun çaldığı hayatın kalıntıları üzerine benim inşa ettiğim evdi.

“Ne istiyorsun?” Sesim o kadar sakin çıkmıştı ki, kendi kendimi bile şaşırttım. Ne bir bağırma, ne bir öfke patlaması. Sadece buz gibi bir kararlılık.

Hakan ellerini cebine soktu, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ama karşımda ezildiğini görebiliyordum. “Elif… Elif çok pişman,” dedi kelimeleri toparlamaya çalışarak. “Yıllarca bunu kendine itiraf edemedi. Psikolojik bir krizdeydi o zamanlar. On çocuğun yükü, fakirlik, çaresizlik… Ben ona bir çıkış yolu sundum. Yanlış olduğunu biliyorduk ama o an için mantıklı gelmişti. Yeni bir hayata başladık. Her şeyimiz var. Zenginlik, rahatlık… Ama Elif asla mutlu olamadı. Geceleri ağlıyor, çocuklarını sayıklıyor.” Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilirisniz.