Tam bilincimi kaybetmiş bir halde
Yırtılan rahmimin amansız acısıyla boğuşarak ağlayan ikizlerimi emzirmeye çalışıyor, yarı baygın bir halde direniyordum. Tam o sırada yetişkin üvey kızım odaya daldı ve kucağıma bir bardak kaynar kahve boşalttı. Kahve, adeta yakıcı bir asit gibi kucağıma dökülürken ikizlerimden biri göğsümde çığlık atıyor, diğeri ise halsizce hastane önlüğümü çekiştiriyordu. Bir anlığına, acıdan tüm oda gözümün önünde bembeyaz kesildi.
Sonra Pelin gülümsedi.
Üvey kızım, hastane odasının floresan ışıkları altında parıldayan pırlanta küpeleri ve krem rengi ceketiyle yatağımın başında dikiliyordu; bakımlı ellerinden birinde hâlâ boş karton kahve bardağını tutmaktaydı. Yüzünde ne bir evlat üzüntüsü vardı ne de kollarımda ağlayan yeni doğmuş erkek kardeşleri için en ufak bir endişe.
Adeta zafer kazanmış gibi bakıyordu.
“Sen sadece ucuz bir taşıyıcı annesin,” diye tısladı. “Babam gerçek annemi daha bugün yatak odasına geri taşıyor.”
Dikişlerim sızlıyordu. Yırtılan rahmim sanki kırık cam parçalarıyla doldurulmuş gibi canımı yakıyordu. Hemşireler beni hareket etmemem, kendimi zorlamamam ve tansiyonumu fırlatacak streslerden uzak durmam konusunda defalarca uyarmıştı.
Pelin yine de bir adım daha yaklaştı.
“İkizlerin seni kurtaracağını mı sandın gerçekten?” dedi alayla. “Lütfen. Babam gibi adamlar her zaman asıl kürkçü dükkanına, yani kaliteye geri döner.”
Battaniyeme sızan ve tenimde tüten kahveye baktım. Bebeklerim daha da yüksek sesle ağlamaya başladı.
“Bir hemşire çağır,” dedim kısık bir sesle.
Kahkaha attı. “Hâlâ emir mi vermeye çalışıyorsun?”
Sonra hastane önlüğümün yakasından kavrayıp hızla çekti.
İçimden öyle şiddetli bir acı dalgası geçti ki neredeyse oğlumu düşürüyordum. Bandajlarımın altında keskin, yakıcı bir ıslaklık yayıldı. O dehşet verici acının arasında, dikişlerimin usulca yırtılma sesini duydum.
İşte tam o anda kocam Tarık kapıda belirdi.
Milisaniyeliğine de olsa içimdeki umut bana ihanet etti. Kanı göreceğini, kahveyi fark edeceğini, bebeklerin çığlıklarını duyacağını sandım.
Onu durdurur sandım.
Bunun yerine gözleri, sanki resmi bir evraktaki bir pürüze ya da gereksiz bir ayrıntıya bakıyormuş gibi üzerimde donukça gezindi.
“Pelin,” dedi sert bir sesle, “hastane personelinin görebileceği yerlerde iz bırakma.”
Titremediğimi fark ettim.
İçimde bir yerler, o an yatağın altındaki hastane zemininden daha soğuk bir hal aldı.
Tarık’ın arkasında, devetüyü rengi kabanına zarifçe sarınmış eski eşi Banu duruyordu. Kırmızı rujlu dudaklarında acıyan bir gülümseme vardı. “Ah Selin,” diye iç geçirdi dramatik bir tavırla. “Her şeyi her zaman ne kadar büyük bir tiyatroya çeviriyorsun.”
Tarık içeri girip kapıyı arkasından sessizce kapattı.
“Ev meselesi zaten çözüldü,” dedi soğukça. “Burada iyileşeceksin, sonra senin ve bebeklerin nerede kalacağını konuşacağız.”
Battaniyenin ucuyla tenimdeki kahveyi sildim. Kalp atışlarım tamamen normal ritmindeydi.
“Hangi ev?” diye sordum sakince.
Hafifçe kaşlarını çattı.
Duvardaki saate baktım.
Tapu devrinin sistemde onaylanmasının üzerinden tam bir saat geçmişti.
Avukatımın şu mesajı atmasının üzerinden tam bir saat: Kayıt tamamlandı. Tebrikler, artık tek mal sahibi sizsiniz.
Oğlumu göğsüme biraz daha bastırdım ve gülümsedim.


Son yorumlar